1 Ocak 2020 Çarşamba

kaza..

        Mahmut operasyondaymış. “Gelemiyorum,” dedi. “Abi, hep böyle zamanlara nasıl denk getiriyorsun?” diyor. “Ama yengemi özledim,” dedi.
   
        Ben normalde seni öyle özleyecek adamın aklını alırım da Mahmut olunca kızamıyorum mevzuya.

        Yani bir akşam sofrayı erken kur da arayalım çocuğu. Yalnız önceden anlaşalım! Sen böyle Türkan gibi bakma bana. Sonra bütün gece dalıp gidiyorum sana, çocuk da benimle iki kelam edemiyor. Ayıp oluyor.

        Güldün mü yine sen? Ah, yine vurulduk be! Ulan, bu kara sevda yüzünden adımız kedi gibi dokuz canlıya çıkacak. Bak, şimdi vazgeçtim! Sen hep Türkan gibi bak bana be. Varsın son nefesim senin gözlerin yüzünden olsun. Şeref duyarım! Üstelik hakkını verir, öyle bir ölürüm ki yedi cihan gelse çözemez mevzuyu. O Mahmut gelsin, neyi incelerse incelesin!

        Gerçi biliyorsun, yarım kalmak bize yakışmaz. İnceden bir not yazar, sana olan aşkımı anlatır, gömlek cebimde taşırım. Her gece sensin sorunumuz. Masaya yatıra yatıra çözemedik ki mevzuyu. Bir büyüğe sormaktan yorulduk. Ciğer desen beş para etmez bu saatten sonra; eriyip gitti. Bir tek kalbim sağ kaldı, biliyor musun?

        Bak, şimdi takıldı kafama. Bu Mahmut bu mevzudan mı gelmiyor acaba? Çocuğun da kafasını ütülüyoruz. Ee, racona ters bir şey de diyemiyor. Gerçi Asya deyince gözleri nemleniyor, bizimle oyalanıyor çocuk. Onun da kaçışı oluyor.

        Boş ver, bizi kessinler rakı masasında. Ben senin için paramparça da olurum. Mahmut gelsin, incelesin! “Abi, ne güzel kesmişler adamı,” desin. Gıkım çıkarsa namerdim.

        Yok, içmedim. İçmem ben senin olmadığın masada. Zehir zıkkım olur her şey. “Sarhoş musun be adam?” dersen, hah, bak orada haklısındır. Sarhoşumdur; gözlerine baktım az önce. Biri girsin hemen koluma, düşerim şimdi.

        Gülümsedin mi sen? O zaman öldüm ben! Yarın ikindiye kaldırırlar beni. Hoca, “Nasıl bilirdiniz?” dediğinde bari bir kere olsun “İyi bilirdik,” dersin be! Giderayak bir kerecik iyi olayım senin gözünde. Sırf bu yüzden bile ölünür be! Herkese iyi oldum da bir sana iyi olamadım hayatımda. İyiler hep mi kaybeder be?

——  

    — Mahmut Komiser’im, bir olay var!

    — Ne olayı?

    — Komiserim, bir kaza olmuş. Araba kazası…

    — Ben ne yapayım oğlum, kaza olduysa? Bizi ne ilgilendirir?

    — Komiserim, olay sizin mahallede olmuş.

    — Nasıl bizim mahallede? Doğru dürüst anlatsana şunu!

    — Komiserim, nasıl anlatacağımı bilemedim ki…

    — Dümdüz anlat evladım!

    — Komiserim, şahıs markete giriyor, bir büyük rakı alıyor. Biraz da beyaz peynir, efendim…

    — Rakı sofrası kuracakmış desene!

    — Efendim, biraz da salatalık almış…

    — Ne anlatıyorsun oğlum sen?

    — Efendim, araba çarpınca torbası elinde kalmış. Bilgiler oradan…

    — En çok kim içer bizim mahallede?

    — Rakısını da içememiş ki…

    — Kimmiş ulan bu şahıs?

    — Efendim, kazada maalesef bir kişi hayatını kaybetmiş.

    — Evladım, delirttin beni! Kimmiş, kim?

    — Efendim, şey… Abinizmiş.

    — Ne demek ulan “abinizmiş”? Bir yanlışlık vardır orada.

    — Efendim…

    — Evet, en çok abim içer de… Ne ölmesi?

    — Üzgünüm efendim.

    — Efendini yerim! Adam gibi araştırın olayı. Hem benim abim tek kişilik ölmez.

    — Komiserim, başınız…

    — Ulan, doğru dürüst inceleyin olay yerini! Çek git, gözüm görmesin seni!

24 Şubat 2019 Pazar

dondurma..



        Sene doksan altı… İlkokul dörde gidiyorum. Haftalık yirmi lira harçlık alıyorum. O dönem için büyük para. Hele sınıfta o kadar harçlık alan olmadığına eminim. Bizimkiler, sorumluluk duygum gelişsin diye harçlığımı haftalık vermeye karar vermişler. O yüzden bana hep haftalık verirlerdi.

        Okulun ilk dönemlerinde harçlığımla sessizce geçinir gider, ikinci dönem havalar hafiften ısınmaya başladığında arıza çıkarmaya başlardım. Bir beş lira daha koparmak için durmadan harçlığımın yetmediğinden yakınırdım. Bir şikâyet, iki şikâyet derken bizimkiler dayanamaz, harçlığımı artırırlardı.

        İlkbahar geldiğinde dondurmalar markete gelmeye başlardı. Her çocuk gibi ben de dondurmaya çok düşkündüm. Hafta sonları gizli gizli marketin yolunu tutar, dondurmalardan alırdım. Tabii her hafta gezmek için bir bahaneye ihtiyacım vardı. Dört yaşındaki kardeşimi yanıma alır, “Biz biraz gezeceğiz,” diye yarısı mutlaka markete denk gelen gezilere çıkardım.

        Markette hep yeni dondurmaları denemek isterdim. Sonuçta daha çok hafta sonu vardı, başka başka çeşitleri deneme imkânım boldu. Hem bir dondurma ne kadar kötü olabilirdi ki?

        Ne zaman kendime dondurma alsam kardeşim, “Abi, bana da alalım lütfen,” diye tutturup dururdu. Ben de kıyamaz, kendi büyük dondurmamdan feragat edip bir küçük boy alırdım. Böylece onun dondurmasına da para çıkardı.

        Kardeşim küçükken bronşit geçirdiğinden annem, üşütmesin diye çok dikkat ederdi. Her defasında çok koşmaması, çok terlememesi için onu tembihlerdi. Biz de anneme yakalanmamak için bütün bu operasyonu gizli gizli, pür dikkat hallederdik.

        Bir gün, o hafta hoşlandığım kıza küçük bir hediye alınca haftalığımdan iki dondurma almaya yetmeyecek kadar para kaldı. Tabii biz yine gezimizden eksik kalmadık, yarı yolda markete uğradık. Bizim ufaklığa, “Bugün sana dondurma alamıyoruz,” dedim. Çok bozuldu.

        “Sen kendine al ama bana neden alamıyormuşuz?” deyip kollarını önünde bağladı.

        “Sen küçüksün,” diye kızdım.

        Kolları bağlı bir şekilde yanımda yürümeye başladı. Kıyamadım, dondurmamın yarısından çoğunu ona verdim. Geri isterim diye hızlı hızlı yedi, uyanık. Hayır, ufaktan öksürüyordu; zaten izni zor almıştık. Tabii akşamına hasta oldu.

        Annem bu işin altını araştırmaya başladı.

        “Çok mu koştun? Çok mu terledin? Nereye gittiniz de bu kadar üşüdün?”

        Ufaklığı sorguya çekiyordu. Savunma makamı olarak benim sorguya girmem yasak. Kapıdan bütün konuşulanları dinliyorum. En sonunda ateşi iyice yükseldiğinde ufaklık atağa kalkmış:

        “Ben yarım dondurmaya alışık değilim ki, her hafta tam yiyordum. Hem önce abim yedi, ondan geçmiştir bana,” deyip savunmasını veriyor. Aklı sıra kendini aklıyordu.

        “İyilik yap, denize at,” dedikleri durumla karşı karşıyaydım. Sorgulama odasına bu kez ben alındığımda her şeyi itiraf etmek zorunda kaldım. Hâkim zaten çok sinirliydi. Doğru düzgün dinlemeden kesti cezamı. Olan benim haftalıklara oldu.

        Hayır, memlekette zaten her şey deli gibi pahalanıyordu ki dondurma fiyatları iyice uçmuştu. Bu hadiseden sonra koskoca memlekette bir tek benim haftalığım yarı yarıya düşmüştü.


15 Şubat 2019 Cuma

kahve..

    — Vay, olay yeri incelemeden Mahmut abim, hoş geldin!

    — Hoş bulduk iki gözüm. Bana sade bir Türk kahvesi yapıver.

    — Hemen abi!

⸻⸻

        Ne demişti Asya?

        “Türk kahvesi olmak istiyorum.”

        Gülmüştüm. İnsan hiç Türk kahvesi olur mu?

        “Düşünsene,” demişti. “Tane tane kahveyi alıyor, makineye atıp çekiyorsun. Lime lime oluyor, dağılıyor. Acının dibine düşüyor. Ağzına değdirince tadı nasıl da acı… ‘Bitmiş bu, tuz buz olmuş,’ diyorsun. Alıp bir kutuya koyuyor, kaldırıyorlar. Belki çok sonra alıp bir cezvenin içine atıyorlar. Tabii tek başına olmuyor, yanına su katıyorlar. Dünyadaki en saf, en temiz şey su çünkü. Sonra ikisi birbirine karışıyor. Aşk gibi, ateşte bir oluyorlar. Pişen kahveyi küçük bir bardağa koyuyorlar. Sanki küçücük hayatlarımız gibi… Sonra hani bazen çok güzel âşıklar görürsün de için gider ya, dertlenip bir sigara yakarsın. Kahvenin yanına da sigara yakıyorsun. Çünkü biliyorsun, kahve de insan gibi; olmuş, yanmış, geçmiş… Yeniden gelmiş.”

⸻⸻

    — Buyur abi, kahven.

    — Her şeyi ne güzel anlatıyor, değil mi?

    — Anlamadım abi?

    — Her şeyi diyorum, ne güzel anlatıyor.

    — Kim abi?

    — Boş ver sen… Sağ ol.

⸻⸻

        Ama sen çaycısın Mahmut. Çay öyle, senin gibi orta şeker… Böyle yemyeşil bahçelerde, kimsenin beğenmediği topraklarda yetişiyor. “Burada bir şey yetişmez,” diyorsun. Yetişiyor.

        Elleri pamuktan kadınlar kırpıyor uçlarını, dolduruyorlar sırtlarına… Çay en başta bilmiyor bu kadınlar kim. O kadınlar topladıkları çayları alıp sırtlarına vurunca anlıyor çay; ne yükler çekmiş, ne yollardan geçmiş, ne anılar biriktirmiş o kadınlar…

        Çayı da atıyorlar bir makinenin içine, lime lime ediyorlar. “O da paramparça oldu, dayanamadı gitti, yazık,” diyorsun. Oysa ilk toplandıklarında dağ gibi kalabalıklardı. Çayı da alıp bir kutuya koyuyorlar. Sonra yanına su katıyorlar. Neydi? Dünyadaki en saf, en temiz şey suydu çünkü.

        Çayla su bir olmuş, fokur fokur kaynıyor. Evin en küçüğü koyuyor bardaklara. Çayın rengi, sana can veren kan gibi… “Ben oldum, ateşlerde yandım da bu hâle geldim,” diyor sana. Sen de saygıyla alıyorsun bardağı eline, ufacık bir yudum alıyorsun. Herkesin tek tek gözlerinin içine bakıyor, “Ulan, ne güzel bir aileyiz biz,” diyorsun. İçine kan gibi çay doluyor; canlanıyor, hayat buluyorsun.

        Öykün çay oluyor… Çayın öykün oluyor…

⸻⸻

    — Oo, Mahmut Bey, kahve mi içiyoruz?

    — Sen ne zaman geldin?

    — Ohoo, sen dalıp gitmişsin. Bir şey mi oldu?

    — Yok, ne olsun… (Seni düşünüyordum.)

    — Aman iyi, bir de sana bir şey olmasın.

    — …

    — Amirimle kapıştık, sinirlerim tepemde.

    — Yine mi?

    — Her zamanki hâlleri…

    — Kahveni söylüyorum.

    — Yok, çay.

    — Nasıl yani?

    — Çay istiyorum.

    — Sen çay içmezsin ki.

    — Bu sinirle kahve dokunur şimdi.

14 Eylül 2018 Cuma

olay yeri..

        Kapının eşiğinden geçip çalışma odasına giriyor. Tam yirmi bir adımda kasasının yanına gidiyor. Anahtarını kilide sokuyor. Kendisinden başka kimsenin bilmediği altı haneli şifreyi çeviriyor. Kasadan “tak” diye bir ses geliyor. Kolu çeviriyor. Kasa, boynunu büker gibi açılıyor.

        En alt bölmedeki mektupları alıp bir kenara koyuyor. Her birinin üzerinde ismi yazan sarı zarfları… Karşısında simsiyah bir kutu kalıyor. Kutuyu eline alıp usulca açıyor. Silahını kutusundan çıkarıyor. Geriye doğru on bir adım atıp koltuğuna oturuyor. Silahını kucağına koyuyor.

        O an ne düşünüyor, kimse bilmiyor. Zaten düşündüklerini kimse bilmezmiş. Gözlerini mektuplara dikiyor. Silahını sağ eline alıp şakağına dayıyor. Yüzüne bir gülümseme konduruyor. Gülümseme en çok ona yakışırmış. Bu gülümseme sarı zarflara cevap, intihar mektubu oluyor…

⸻⸻

        Polisler odanın her tarafına doluyor. Metrekareye üç polis düşüyor. Şehrin en âşık adamlarından biri intihar etmiş. Hâliyle herkes alarma geçiyor. Gönül meselesi bu.

        Maktulün etrafındaki bütün deliller numaralandırılıyor. Birkaç parçası, kendini vurduğu noktadan yerlere savrulmuş. Apaçık ortada duruyorlar ancak yine de çözülemiyorlar. “Bu kadar düşünceyi kaldıramadı,” diye geçiştiriyor polisler. Onları ancak sevdalılar anlar.

        Savcı Bey geliyor. “Ölmüş,” deyip kestirip atıyor. Yarım kalmışlığı anlamıyor. Maktulün kafasını düştüğü yerden kaldırıyorlar. Siyah bir poşete koyup yüzünü kapatıyorlar. Bir filmin sonu gibi kapanıyor fermuar…

⸻⸻

        Bir kadın koşarak eve geliyor. Odaya girmesi yasak. Hır gür çıkarınca olay yeri incelemeden Mahmut geliyor yanına.

    — Buyurun hanımefendi, kimsiniz?

    — Asıl siz kimsiniz? Ne oluyor burada?

    — Olay yeri incelemeden Mahmut ben.

    — Ne olayı?

    — Maktul kendini vurmuş.

    — …

    — Siz neyi oluyorsunuz?

    — Ben mi?

    — Evet, siz!

    — Konu ben değilim.

    — Ne demek değilsiniz? Olay yeri incelemeden Mahmut ben. Buna ben karar veririm. Maktul diyorum, kendini vurmuş.

    — Ne yapayım, vurmasaymış.

    — Nasıl yani?

    — Olay yeri incelemeden Mehmet değil misin? O senin işin.

    — Mehmet değil, Mahmut.

    — Her neyse işte… Nasıl vurmuş kendini?

    — Odaya girip yirmi bir adım atmış. Silahını almış. Koltukta vurmuş kendini.

    — Mahmut, eksik mi anlatıyorsun?

    — Anlamadım.

    — Kasayı diyorum, açmamış mı?

    — Doğru, önce kasayı açmış. Siz nereden biliyorsunuz kasayı?

    — Yine eksiklik var.

    — Olay yeri incelemeden Mahmut ben. Ne eksikliği?

    — Mektupları diyorum. Sarı zarflı mektupları…

    — Onları bir kenara koymuş. Onları da aldık delil olarak. Onları da mı biliyorsunuz?

    — Bir kenara mı koymuş?

    — Niye sinirleniyorsunuz ki? Ne yapacaktı mektupları?

    — O senin işin değil.

    — Ama bir karar verin. Olay yeri incelemeden Mahmut ben. Olay yerleri benim işim.

    — Demek mektupları bir kenara koymuş…

    — Ne var bu mektuplarda, anlamadım ki. Olayı mı aydınlatacak?

    — Yok, onlar ancak karartır olayı.

    — Maktul ölmüş, daha neyi karartsın?
    
    — Beni.

    — Sizi mi?

    — Mahmut, bu nasıl olay yeri incelemek? Hiçbir şeyi çözememişsin. O mektupları istiyorum.

    — Ne demek, “Mektupları istiyorum?”

    — Benim olanı istiyorum.

    — Sizin mi o mektuplar?

    — Onundu aslında ama hepsini ben yazdım.

    — O zaman hâlâ maktulün mektupları.

    — Yine bana bir şey bırakmamış giderken…

    — Mutlu ölmüş ama.

    — O nereden çıktı?

    — Olay yeri incelemeden Mahmut ben. Anlarım.

    — Nereden anladın yahu?

    — Yüzünde bir gülümseme vardı.

    — Gülümseme mi?

    — Evet.

    — Onu da bırakmamış giderken işte…

    — Anlamadım.

    — Anlamazsın Mahmut. O gülümseme var ya…

    — Ee?

    — Benim işte.

    — Durun, gitmeyin. İfadenizi alalım.

    — Sen kimsin de bana onu soracaksın?

    — Efendim, olay yeri incelemeden Mahmut ben.

8 Mayıs 2018 Salı

mahalle 2..

        Sene 1982… Zehra’yı Ankara’nın küçük bir köyünden İstanbul’a getirmişlerdi. Sessiz sedasız, kendi hâlinde bir çocuktu. On dört yaşına basınca annesi onu gelin uğurlar gibi hazırlamış, çocukları olmayan uzak akrabaları Çelik ailesinin yanına getirmişti.

        Annesi durmadan kocasından dayak yiyor, ardından sıra abisinden Zehra’ya geliyordu. Kaçsın, hiç olmazsa o kurtulsun istemişti. Babası, masadan bir boğaz eksiliyor diye Zehra’nın gidişine hiç ses etmedi. Hem Çelik ailesinin ekonomik durumu gayet iyiydi. “Yarın öbür gün mutlaka bize faydaları olur,” diye düşünüyordu.

        Zehra ilk zamanlarda şehir hayatına hiç alışamadı. Yeni semti, yaşadığı köye göre çok büyük ve korkutucu geliyordu ona. Gezmeyi bırak, bakkala çıktığında bile alacaklarını hemen alıp eve dönüyordu. Bütün ev işlerini çekip çeviriyor; temizliği, yemekleri o yapıyordu. Çelik ailesi hem sessiz Zehra’yı çok sevmiş hem de onu olmayan evlatlarının yerine koymuştu. Zehra da hiç görmediği aile saadetini onlarda bulmuştu.

        Zehra hiç okula gitmemişti. Okuma yazma öğrensin diye ona hoca tuttular. Sessiz sakin hâline rağmen çok zeki bir kızdı, okuma yazmayı hemen öğrendi. Geceleri kalemi kâğıdı eline alıp bir şeyler karalar olmuştu.

        Bir de alt katlarında oturan Ayşe ablasıyla iki senedir arkadaşlık, yarenlik ediyordu. Diğer komşularını pek sevmiyor, dedikodu etmekten hoşlanmıyordu. Ayşe ablası onu her zaman dinler, “Doğrusu budur kızım,” derdi Zehra’ya.

        O gün Zehra heyecanla eve geldi. Pazardan aldıklarını mutfağa öylece atıp alt kata koştu. Birini gördüğünü, kalbinin yerinden çıkacak gibi attığını, hayatında hiç bu kadar heyecanlanmadığını anlattı Ayşe ablasına.

        “Adı Eşref’miş, abla,” dedi. “Ben ona donup bakakaldığım anda arkadaşı, arkasından ‘Şu parayı bozsana Eşref,’ deyince duydum. Ne güzel ismi var, değil mi abla?”

────────

        Zehra o günden sonra haftaları zor etti. Eşref’e deli divane sevdalandı. Eşref, çorap tezgâhında müşterileriyle ilgilenir, işine gücüne bakardı. Gelene geçene pek dikkat etmezdi.

        “O da birilerini bekliyor gibi, abla,” dedi Zehra, Ayşe’ye. “Gözü sanki hep birini arıyor.”

        “Ben bir araştırayım, dur bakalım,” dedi Ayşe, Zehra’ya.

        Kardeşi gibi sevdiği küçük kızın karşılıksız bir sevdaya kurban gitmesini istemiyordu. Biraz araştırdıktan sonra Eşref’in birine vurgun olduğunu öğrendi. Zehra’nın, “O gözler sanki sürekli birini arıyor,” dediği kişi Sebahat’ti.

        Ayşe, öğrendiklerini günlerce Zehra’ya söylemedi. “Zamanla unutur elbet, gençlik sevdası işte,” dedi.

        Zehra o kış Eşref’e kendi elleriyle özene bezene bir kazak ördü. Güzelce paketledi, içine bir de mektup iliştirdi. Eşref’e gönderecekti ama nasıl?

        Mahalleden bir oğlanı kaptığı gibi dondurmacıya götürdü.

        “İstediğin kadar ye,” dedi oğlana.

        Bulunmaz fırsattı. Oğlan tıka basa dondurma yedi. Öyle ki Zehra bütün pazar parasını dondurmaya yatırdı. Paketi oğlana teslim etti.

        “Eşref abin akşam tam yedide kahvede olacak, sakın geç kalma,” dedi.

        Heyecanla eve gidip bütün olanları Ayşe ablasına anlattı. Ayşe abla, Zehra’nın çarpan yüreği karşısında:

        “Ah be kızım…” diyebildi yalnızca.

        Dili tutuldu, sustu kaldı.

        Zehra, boşuna beklediğini bilmeden tam üç gün Eşref’ten haber bekledi. Postacılık yaptırdığı ufaklık, o kadar dondurma yiyince hastalanıp yataklara düşmüştü. Evden çıkması yasaklanınca paket, bomba gibi elinde kalmıştı. Ancak dördüncü gün yataktan çıkabildi. Akşam tam yedide gidip şüpheli paketi Eşref’in kucağına bıraktı, gerisin geri koşa koşa kaçtı.

────────

        Eşref günlerce ne yapacağını bilemedi. “Mektup yazayım,” dedi, vazgeçti. “Önüne çıkayım,” dedi, vazgeçti.

        Paketçi oğlan tam iyileşmişti ki bu kez kendisini Eşref’le birlikte yine dondurmacıda buldu. Eşref, Zehra’yı görüşmek için pastaneye çağırıyordu. Zehra bunu duyunca sevinçten havalara uçtu. Saatleri, dakikaları saydı; hazırlanıp pastaneye koştu.

        Ayşe ablası, olacakları tahmin edip:

        “Gitme kızım,” demişti.

        Zehra ilk kez ablasını dinlemedi. Ancak Eşref’i gözleri yaşlı dinledi. Dokunsalar ağlayacaktı. Önünde duran çaya hiç elini sürmedi.

        “Demek o gözlerinde gördüğüm doğruymuş,” dedi. “Birini bekliyormuş onlar da…”

        Tam o anda Eşref’in yüzü allak bullak oldu. Konuşurken takılıp kaldı. Sebahat’in gözleri, masanın üzerinde duran ve Eşref’in geri verdiği mektupla hediye paketine takıldı.

────────

        Sebahat o akşam evde, gözü yaşlı bir hâlde abilerine yakalandı. “Ne oldu?” sorusuna yalnızca:

        “Eşref…” diyebildi.

        Abileri Eşref’in peşine düştü. Eşref’in ardından tam altı el ateş ettiler. Eşref, onların elinden ucuz kurtuldu. O günü, “Keşke o gün vurulsaydım,” diye ömrü boyunca anlattı.

        Günlerce Sebahat’le konuşmak için fırsat kolladı ama Sebahat yüzüne bile bakmadı. Aylar geçti. Sebahat’e görücü geleceğini duydu Eşref. Arkadaşlarını topladı, görücülere evin önünde temiz bir sopa çektiler. O olaydan sonra kimse Sebahat’i istemeye cesaret edemedi. Belalı abiler bile yaşananlardan sonra iki âşığın sessizliğine karışmadı.

        Ne Zehra’yı sordu Sebahat ne de görücü gelmesini kabul eden Sebahat’i affetti Eşref. Bütün olanlar, aralarında yalan yanlış bir sır olarak kaldı.

        Zehra, “Ben buna dayanamam,” deyip köye döndü. Döndüğü gibi de Zehra’yı evlendirdiler. Senesi dolmadan çocuğunu doğurdu, bir oğlu oldu. Kocası oğlana Ali ismini koydu ama Zehra içinden oğluna hep Eşref dedi. Aşkın başka bir boyutunu yaşadı…

────────

        Sebahat her gün çıkıp balkonundaki çiçekleri suluyor. Eşref de her gün, pastanede birbirlerini gördükleri saatte, bardağına rakısını dolduruyor.

        Arka planda bir şarkı çalıyor…

        Müslüm Baba’yla Sezen Abla söylüyor…

25 Aralık 2017 Pazartesi

el..

        Kapıdan çıkarken babam ilk kez el salladı. Bu, onu son görüşüm oldu. Vedalaşmayı da gidenin ardından el sallamayı da bu yüzden sevmem. İlk kez bir gidenin ardında kalmayı o zaman öğrendim. Oysa daha küçücük bir çocuktum.

        Çocuklar, sevdikleri şeylerin ardından el sallamayı ne çok severler. Saf severler; planları, çıkarları olmadan… Sevdiklerinin gittiğini hiç düşünmezler. Bir uçurtmanın da oyuncak bir arabanın da en sevdikleri ilkokul arkadaşlarının da ardından, tekrar buluşacaklarını bile bile, gülümseyerek el sallarlar. Sonra her el sallamanın ardından biraz daha büyümeye başlarlar.

────────

        Deniz boyunca yürüyorum. Sahil kenarında genç bir çift sarılıp ayrılıyor. Belli ki sonra tekrar buluşacaklarından eminler. Yüzleri gülüyor. Kim bilir…

        Gülümseyip yoluma devam ediyorum. Az ileride her gün uğradığım bir mekân var. Her zaman aynı masaya, en sağ köşedeki masaya oturuyorum. Bu masa benim masam. Mekândaki herkesi, her şeyi bu masadan görebiliyorum. Olur da masaya bir başkası oturursa onlar kalkana kadar iki tur atıyorum.

        Bugün de insanlar akşamı karşılıyor. Ellerinde kadehleri, dillerinde o en önemli hikâyeleri… Sonra geçmişlerine, belki de geleceklerine el sallıyorlar. Ama en çok hüzünlü hikâyelerin sonunda el sallanıyor. Bir nevi selam çakılıyor bütün gidenlere, yitenlere… Kadehlerin biri gidiyor, biri geliyor; tıpkı insanlar gibi.

        “Şimdi burada olsan belki kızardın bana,” diyorum.

        “Deniz havası alınacak bir hava mı var bu akşam? Üşüteceksin yine.”

        Ne çok şeyime kızardın. Her şeyi olur olmaz zamanlarda istediğim için adım, dilinde “zamansız zamanlara” çıkmıştı.

        Boş ver, üşümem. Şimdi sen, her gün seni düşündüğüm saatte yine aklımdasın. Bir tekneye atlayıp karşımdaki denize açılıyor, okyanuslar aşıyoruz. Fırtınalar gözümüzde küçücük kalıyor. Başımıza ne gelirse gelsin, hepsine el sallıyoruz. Sen yanımdasın ya, her şeyin ardından sütliman buralar.

────────

        Tam karşımdaki masada bir adam oturuyor. Ağzını oynatmasına bakılırsa sessizce kendi kendine konuşuyor. Sırtında bir yük var sanki. Sağ dirseğini oturduğu masaya dayamış, destek alıyor. Yalnızlık çökmüş gibi üstüne. Kalan olmayı öğrenememiş daha, besbelli.

        Kim bilir, belki fırtınaya yakalandığı bir deniz yolculuğundan çıkmıştır. Üşüyor. Ellerinin titremesinden belli. Her kadehi eline aldığında bir şeyleri hatırlıyor. Zamanı çabuk harcıyor, sanki bir yere yetişmeye çalışıyor. Gözümün önünde yavaş yavaş çöküyor. Yaşlanıyor ama yine de kendisini üzen şeyden vazgeçemiyor.

        İnsanlar kalkıp gidiyor. Kalktıkları masada koskocaman bir boşluk bırakıyorlar. Belki hayatlarımızda da…

────────

        “Geçmişinle ilgili neyden pişmanlık duyuyorsun?” diyorsun.

        “Üçüncü çocuğu yapmayalım, dediğinde seni dinlediğim için,” diyorum.

        Gülüyoruz.

        Hesap geliyor. Kalkıyorum. Ben de masadan destek alıyorum. Her gün yürüdüğüm o yolu gerisin geri yürüyorum.

        “Nereden çıktı şimdi bunlar?” diye bu kez ben kızıyorum.

        Biliyorum, o karşı masadaki adam getirdi bütün bunları aklına.

        “Söyle,” diye ısrar ediyorsun.

        Ardından bir el sallama…

28 Temmuz 2017 Cuma

mahalle..

        Sene 1982… Eşref abi, mahallenin en delikanlı adamlarından biridir. Tüm mahalle sakinlerinin onun özüne de sözüne de güveni tamdır. Haftada bir kurulan semt pazarında çorap satar. Kazandığı iki üç kuruşu da mahalledeki küçük meyhanede dost meclisine meze eder. Tek başına yaşadığı, babadan kalma küçük evine o akşamlar hafiften sallanarak döner.

        Öyle parayla pulla işi olmaz Eşref abinin. Kimin yardıma ihtiyacı olsa hemen yanında biter. Bu mahallede doğmuş, bu mahallede büyümüştür. Mahallenin en yakışıklı adamlarındandır. İspanyol paça pantolonunu çeker, çocukluğundan kalma bir gülümsemeyi hep yüzüne kondurur. Bir o Müslüm Baba’nın şarkısında, bir de Sebahat ablayı meşhur balkonunda görünce düşer suratı. O konu da herkesin malumu…

⸻

        Bir pazar günü Sebahat abla, annesiyle pazara gidiyor. Abileri ağır takılıyor, onlara beyaz çorap alacak. Eşref abiyi pazarda görüyor. Bordo İspanyol paça pantolonunun üstüne siyah gömleğini çekmiş, ortalığı yakıyor Eşref abi.

        Çorapları alıp gidiyorlar. Tezgâhın önü o kadar kalabalık ki Eşref abi, Sebahat ablanın yüzünü bile görmüyor. Sebahat abla bir haftayı zor geçiriyor. Yine pazara gidiyorlar. Bu kez tezgâhın önünden geçip gidiyor. Eşref abi de onu görüyor. Gözleri takılıp kalıyor.

        Sebahat abla belki üç ay boyunca tezgâhın önünden geçip gidiyor. Her hafta yalnızca birkaç saniye göz göze geliyorlar. Yine de bir sonraki pazarı zor bekliyorlar.

        Sonunda Eşref abi, “Kimdir, necidir?” diye araştırıyor. Bakıyor ki abilerinin namı fena, kıraathane işletiyorlar. Her akşam üç mahalle aşağıdaki kahveye gitmeye başlıyor. Bir gün, iki gün derken muhabbeti kuruyor. Sebahat ablanın abileri Eşref abiyi çok seviyor.

        Gel zaman git zaman, Sebahat ablayı karşılarına alıyorlar.

        “Bir delikanlı var, çok sevdik. Bir görüş bakalım, sen de istersen olur bu iş,” diyorlar.

        Sebahat abla üzülüyor. Adamın Eşref abi olduğundan haberi yok. Tabii sesini de çıkaramıyor. Ee, eski zaman… Abilerine hayır demek ne mümkün?

⸻

        Sebahat abla o hafta pazara gitmiyor. Başka bir adamla görüşeceğini düşündüğü için:

        “Olmaz, ayıp olur. Unutmak lazım,” diyor.

        Eşref abiye de mevzuyu açıyorlar. O kadar mutlu oluyor ki Sebahat ablanın o hafta pazara gelmediğini bile fark etmiyor. O gün pazardan kaç para kazandıysa hepsiyle mahallenin meyhanesindeki derbederlere rakı ısmarlıyor.

        Birkaç gün sonra pastanede bir görüşme ayarlanıyor. Eşref abi yine İspanyol paça pantolonunu çekmiş, jilet gibi olmuş. Buluşma yerine bir saat önceden varıyor.

        Sebahat abla, kiminle buluşacağından habersiz, pastaneye tam iki saat geç gidiyor. Belki buluşacağı yabancı beklemez de gider umuduyla…

        Eşref abi o üç saatte heyecandan kaç çay içtiğini hatırlamıyor. Gözünü bir saniye olsun kapıdan ayırmıyor. Öyle ki tuvalete bile gitmiyor. Garson gelip boş bardağını alırken kapı, Eşref abi oturduğundan beri sekizinci kez açılıyor.

        Sebahat abla içeri giriyor. Bir bakıyor, buluşacağı adam Eşref abi. Birden yüzünde bir gülümseme beliriyor. Koşup sarılmıyorlar tabii. O zamanlar böyle durumlar hoş karşılanmaz. Oturup yarım saat birlikte susuyorlar. Birkaç denemeden sonra dilleri çözülüyor…

⸻

        Eşref abi artık pazara çıkmıyor. Birkaç kuruşluk emekli maaşıyla idare ediyor. Zaten eskisi gibi içebildiği de söylenemez. Sebahat ablanın abilerinin onu gözü yaşlı görüp Eşref abiyi vurmaya kalkıştıkları günden beri, tam yirmi yıldır kahvehanelere uğramıyor.

        Ne Sebahat abla ne de Eşref abi o gün ne olduğunu kimseye anlatıyor. Bu durum, aralarındaki gizli bir anlaşma olarak kalıyor. İkisinin yanında da bir başkasını gören olmuyor.

        Sebahat abla her gün çıkıp balkonundaki çiçekleri suluyor. Eşref abi de tam o anda, pastanede birbirlerini gördükleri saatte, bardağına rakısını dolduruyor.

        Arka planda bir şarkı çalıyor…

        Müslüm Baba’yla Sezen Abla söylüyor:

        “İkisi de sahipsizdi, kimse bilmez neden bitti… Kavuşmadan kaderleri…”