14 Eylül 2018 Cuma

olay yeri..

        Kapının eşiğinden geçip çalışma odasına giriyor. Tam yirmi bir adımda kasasının yanına gidiyor. Anahtarını kilide sokuyor. Kendisinden başka kimsenin bilmediği altı haneli şifreyi çeviriyor. Kasadan “tak” diye bir ses geliyor. Kolu çeviriyor. Kasa, boynunu büker gibi açılıyor.

        En alt bölmedeki mektupları alıp bir kenara koyuyor. Her birinin üzerinde ismi yazan sarı zarfları… Karşısında simsiyah bir kutu kalıyor. Kutuyu eline alıp usulca açıyor. Silahını kutusundan çıkarıyor. Geriye doğru on bir adım atıp koltuğuna oturuyor. Silahını kucağına koyuyor.

        O an ne düşünüyor, kimse bilmiyor. Zaten düşündüklerini kimse bilmezmiş. Gözlerini mektuplara dikiyor. Silahını sağ eline alıp şakağına dayıyor. Yüzüne bir gülümseme konduruyor. Gülümseme en çok ona yakışırmış. Bu gülümseme sarı zarflara cevap, intihar mektubu oluyor…

⸻⸻

        Polisler odanın her tarafına doluyor. Metrekareye üç polis düşüyor. Şehrin en âşık adamlarından biri intihar etmiş. Hâliyle herkes alarma geçiyor. Gönül meselesi bu.

        Maktulün etrafındaki bütün deliller numaralandırılıyor. Birkaç parçası, kendini vurduğu noktadan yerlere savrulmuş. Apaçık ortada duruyorlar ancak yine de çözülemiyorlar. “Bu kadar düşünceyi kaldıramadı,” diye geçiştiriyor polisler. Onları ancak sevdalılar anlar.

        Savcı Bey geliyor. “Ölmüş,” deyip kestirip atıyor. Yarım kalmışlığı anlamıyor. Maktulün kafasını düştüğü yerden kaldırıyorlar. Siyah bir poşete koyup yüzünü kapatıyorlar. Bir filmin sonu gibi kapanıyor fermuar…

⸻⸻

        Bir kadın koşarak eve geliyor. Odaya girmesi yasak. Hır gür çıkarınca olay yeri incelemeden Mahmut geliyor yanına.

    — Buyurun hanımefendi, kimsiniz?

    — Asıl siz kimsiniz? Ne oluyor burada?

    — Olay yeri incelemeden Mahmut ben.

    — Ne olayı?

    — Maktul kendini vurmuş.

    — …

    — Siz neyi oluyorsunuz?

    — Ben mi?

    — Evet, siz!

    — Konu ben değilim.

    — Ne demek değilsiniz? Olay yeri incelemeden Mahmut ben. Buna ben karar veririm. Maktul diyorum, kendini vurmuş.

    — Ne yapayım, vurmasaymış.

    — Nasıl yani?

    — Olay yeri incelemeden Mehmet değil misin? O senin işin.

    — Mehmet değil, Mahmut.

    — Her neyse işte… Nasıl vurmuş kendini?

    — Odaya girip yirmi bir adım atmış. Silahını almış. Koltukta vurmuş kendini.

    — Mahmut, eksik mi anlatıyorsun?

    — Anlamadım.

    — Kasayı diyorum, açmamış mı?

    — Doğru, önce kasayı açmış. Siz nereden biliyorsunuz kasayı?

    — Yine eksiklik var.

    — Olay yeri incelemeden Mahmut ben. Ne eksikliği?

    — Mektupları diyorum. Sarı zarflı mektupları…

    — Onları bir kenara koymuş. Onları da aldık delil olarak. Onları da mı biliyorsunuz?

    — Bir kenara mı koymuş?

    — Niye sinirleniyorsunuz ki? Ne yapacaktı mektupları?

    — O senin işin değil.

    — Ama bir karar verin. Olay yeri incelemeden Mahmut ben. Olay yerleri benim işim.

    — Demek mektupları bir kenara koymuş…

    — Ne var bu mektuplarda, anlamadım ki. Olayı mı aydınlatacak?

    — Yok, onlar ancak karartır olayı.

    — Maktul ölmüş, daha neyi karartsın?
    
    — Beni.

    — Sizi mi?

    — Mahmut, bu nasıl olay yeri incelemek? Hiçbir şeyi çözememişsin. O mektupları istiyorum.

    — Ne demek, “Mektupları istiyorum?”

    — Benim olanı istiyorum.

    — Sizin mi o mektuplar?

    — Onundu aslında ama hepsini ben yazdım.

    — O zaman hâlâ maktulün mektupları.

    — Yine bana bir şey bırakmamış giderken…

    — Mutlu ölmüş ama.

    — O nereden çıktı?

    — Olay yeri incelemeden Mahmut ben. Anlarım.

    — Nereden anladın yahu?

    — Yüzünde bir gülümseme vardı.

    — Gülümseme mi?

    — Evet.

    — Onu da bırakmamış giderken işte…

    — Anlamadım.

    — Anlamazsın Mahmut. O gülümseme var ya…

    — Ee?

    — Benim işte.

    — Durun, gitmeyin. İfadenizi alalım.

    — Sen kimsin de bana onu soracaksın?

    — Efendim, olay yeri incelemeden Mahmut ben.

8 Mayıs 2018 Salı

mahalle 2..

        Sene 1982… Zehra’yı Ankara’nın küçük bir köyünden İstanbul’a getirmişlerdi. Sessiz sedasız, kendi hâlinde bir çocuktu. On dört yaşına basınca annesi onu gelin uğurlar gibi hazırlamış, çocukları olmayan uzak akrabaları Çelik ailesinin yanına getirmişti.

        Annesi durmadan kocasından dayak yiyor, ardından sıra abisinden Zehra’ya geliyordu. Kaçsın, hiç olmazsa o kurtulsun istemişti. Babası, masadan bir boğaz eksiliyor diye Zehra’nın gidişine hiç ses etmedi. Hem Çelik ailesinin ekonomik durumu gayet iyiydi. “Yarın öbür gün mutlaka bize faydaları olur,” diye düşünüyordu.

        Zehra ilk zamanlarda şehir hayatına hiç alışamadı. Yeni semti, yaşadığı köye göre çok büyük ve korkutucu geliyordu ona. Gezmeyi bırak, bakkala çıktığında bile alacaklarını hemen alıp eve dönüyordu. Bütün ev işlerini çekip çeviriyor; temizliği, yemekleri o yapıyordu. Çelik ailesi hem sessiz Zehra’yı çok sevmiş hem de onu olmayan evlatlarının yerine koymuştu. Zehra da hiç görmediği aile saadetini onlarda bulmuştu.

        Zehra hiç okula gitmemişti. Okuma yazma öğrensin diye ona hoca tuttular. Sessiz sakin hâline rağmen çok zeki bir kızdı, okuma yazmayı hemen öğrendi. Geceleri kalemi kâğıdı eline alıp bir şeyler karalar olmuştu.

        Bir de alt katlarında oturan Ayşe ablasıyla iki senedir arkadaşlık, yarenlik ediyordu. Diğer komşularını pek sevmiyor, dedikodu etmekten hoşlanmıyordu. Ayşe ablası onu her zaman dinler, “Doğrusu budur kızım,” derdi Zehra’ya.

        O gün Zehra heyecanla eve geldi. Pazardan aldıklarını mutfağa öylece atıp alt kata koştu. Birini gördüğünü, kalbinin yerinden çıkacak gibi attığını, hayatında hiç bu kadar heyecanlanmadığını anlattı Ayşe ablasına.

        “Adı Eşref’miş, abla,” dedi. “Ben ona donup bakakaldığım anda arkadaşı, arkasından ‘Şu parayı bozsana Eşref,’ deyince duydum. Ne güzel ismi var, değil mi abla?”

────────

        Zehra o günden sonra haftaları zor etti. Eşref’e deli divane sevdalandı. Eşref, çorap tezgâhında müşterileriyle ilgilenir, işine gücüne bakardı. Gelene geçene pek dikkat etmezdi.

        “O da birilerini bekliyor gibi, abla,” dedi Zehra, Ayşe’ye. “Gözü sanki hep birini arıyor.”

        “Ben bir araştırayım, dur bakalım,” dedi Ayşe, Zehra’ya.

        Kardeşi gibi sevdiği küçük kızın karşılıksız bir sevdaya kurban gitmesini istemiyordu. Biraz araştırdıktan sonra Eşref’in birine vurgun olduğunu öğrendi. Zehra’nın, “O gözler sanki sürekli birini arıyor,” dediği kişi Sebahat’ti.

        Ayşe, öğrendiklerini günlerce Zehra’ya söylemedi. “Zamanla unutur elbet, gençlik sevdası işte,” dedi.

        Zehra o kış Eşref’e kendi elleriyle özene bezene bir kazak ördü. Güzelce paketledi, içine bir de mektup iliştirdi. Eşref’e gönderecekti ama nasıl?

        Mahalleden bir oğlanı kaptığı gibi dondurmacıya götürdü.

        “İstediğin kadar ye,” dedi oğlana.

        Bulunmaz fırsattı. Oğlan tıka basa dondurma yedi. Öyle ki Zehra bütün pazar parasını dondurmaya yatırdı. Paketi oğlana teslim etti.

        “Eşref abin akşam tam yedide kahvede olacak, sakın geç kalma,” dedi.

        Heyecanla eve gidip bütün olanları Ayşe ablasına anlattı. Ayşe abla, Zehra’nın çarpan yüreği karşısında:

        “Ah be kızım…” diyebildi yalnızca.

        Dili tutuldu, sustu kaldı.

        Zehra, boşuna beklediğini bilmeden tam üç gün Eşref’ten haber bekledi. Postacılık yaptırdığı ufaklık, o kadar dondurma yiyince hastalanıp yataklara düşmüştü. Evden çıkması yasaklanınca paket, bomba gibi elinde kalmıştı. Ancak dördüncü gün yataktan çıkabildi. Akşam tam yedide gidip şüpheli paketi Eşref’in kucağına bıraktı, gerisin geri koşa koşa kaçtı.

────────

        Eşref günlerce ne yapacağını bilemedi. “Mektup yazayım,” dedi, vazgeçti. “Önüne çıkayım,” dedi, vazgeçti.

        Paketçi oğlan tam iyileşmişti ki bu kez kendisini Eşref’le birlikte yine dondurmacıda buldu. Eşref, Zehra’yı görüşmek için pastaneye çağırıyordu. Zehra bunu duyunca sevinçten havalara uçtu. Saatleri, dakikaları saydı; hazırlanıp pastaneye koştu.

        Ayşe ablası, olacakları tahmin edip:

        “Gitme kızım,” demişti.

        Zehra ilk kez ablasını dinlemedi. Ancak Eşref’i gözleri yaşlı dinledi. Dokunsalar ağlayacaktı. Önünde duran çaya hiç elini sürmedi.

        “Demek o gözlerinde gördüğüm doğruymuş,” dedi. “Birini bekliyormuş onlar da…”

        Tam o anda Eşref’in yüzü allak bullak oldu. Konuşurken takılıp kaldı. Sebahat’in gözleri, masanın üzerinde duran ve Eşref’in geri verdiği mektupla hediye paketine takıldı.

────────

        Sebahat o akşam evde, gözü yaşlı bir hâlde abilerine yakalandı. “Ne oldu?” sorusuna yalnızca:

        “Eşref…” diyebildi.

        Abileri Eşref’in peşine düştü. Eşref’in ardından tam altı el ateş ettiler. Eşref, onların elinden ucuz kurtuldu. O günü, “Keşke o gün vurulsaydım,” diye ömrü boyunca anlattı.

        Günlerce Sebahat’le konuşmak için fırsat kolladı ama Sebahat yüzüne bile bakmadı. Aylar geçti. Sebahat’e görücü geleceğini duydu Eşref. Arkadaşlarını topladı, görücülere evin önünde temiz bir sopa çektiler. O olaydan sonra kimse Sebahat’i istemeye cesaret edemedi. Belalı abiler bile yaşananlardan sonra iki âşığın sessizliğine karışmadı.

        Ne Zehra’yı sordu Sebahat ne de görücü gelmesini kabul eden Sebahat’i affetti Eşref. Bütün olanlar, aralarında yalan yanlış bir sır olarak kaldı.

        Zehra, “Ben buna dayanamam,” deyip köye döndü. Döndüğü gibi de Zehra’yı evlendirdiler. Senesi dolmadan çocuğunu doğurdu, bir oğlu oldu. Kocası oğlana Ali ismini koydu ama Zehra içinden oğluna hep Eşref dedi. Aşkın başka bir boyutunu yaşadı…

────────

        Sebahat her gün çıkıp balkonundaki çiçekleri suluyor. Eşref de her gün, pastanede birbirlerini gördükleri saatte, bardağına rakısını dolduruyor.

        Arka planda bir şarkı çalıyor…

        Müslüm Baba’yla Sezen Abla söylüyor…