2 Aralık 2013 Pazartesi

telefon..

        “Dargınsak eğer, üç günü geçeli aylar oluyor, haberin olsun.”

        Çalışma odasında sessizce oturuyordu. Bilgisayarının ekranında bir ilan gözüne çarptı. Küs olduğu sevgilisini aramaya karar verdi. Günlerden perşembeydi, son konuşmalarını pazartesi günü yapmışlardı.

        Telefon çalmaya başladı…

⸻⸻

        Gitmeye karar verdiği yer, Kazdağları’nda güzel bir apart oteldi. Sevgilisini aramış, hemen bir çanta hazırlamasını söylemişti. Kendi çantasını hazırlar hazırlamaz arabasına atladı.

        “Bu birkaç gün bize iyi gelecek,” diye düşünüyordu yolda.

        Sevgilisi, telefonda teklifini duyunca hiç itiraz etmemişti. “Tamam,” da dememişti ama geleceğini biliyordu. Küs olduklarında hep böyle içine kapanırdı.

        Yol boyunca neredeyse hiç konuşmadılar. Kendilerine güzel bir oda tuttular. Kış yavaş yavaş yüzünü göstermeye başlamıştı. Adamın ilk işi şömineyi yakmak oldu. Kız çantalarını bırakıp elinde iki kadeh ve ada şarabıyla onun yanına geldi.

        Bir süre ateşi izlediler. Odadaki tek ses, yanmaya başlayan odunların çıtırtısıydı. Sonra kız konuşmaya başladı. İçine atıp atıp birden patladığı konuşmalardan birinin geldiğini anlamıştı adam.

        Kız bağırdı, çağırdı; eline ne geçerse sağa sola fırlatmaya başladı. Kadehler tuz buz oldu. Kendini odaya kapattığında ortalık savaş yerini andırıyordu.

        Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu…

⸻⸻

        Bayramlıklarını giydiğinde dünyanın en mutlu çocuğu olmuştu o sabah. Bütün aile bayramlaşmış, hep birlikte oturup kahvaltı etmişlerdi. İlk harçlığını yine babasından almıştı, her bayram olduğu gibi.

        Sonra bayram gezmesine çıktılar. Hiç istemediği hâlde kapıda ayakkabılarını çıkardı. Kim bilir, belki de hiç bayramlık ayakkabısı olmamış bir çocuk gelip pembe ayakkabılarını kapıdan çaldı.

        “Üzülme, yenisini alırız kızım,” sözleri bile teselli edemedi onu.

        Hayatında en çok gözyaşını o gün döktü. Bu akşamki gözyaşları, o bayram günüyle yarışırdı.

        Sessizce kalkıp kırıp döktüğü ne varsa toplamaya başladı. Adım adım, dağıttığı her şeyi topladı.

        Adam şöminenin başında, başını iki elinin arasına almış ağlıyordu…

⸻⸻

        Koyu Fenerbahçeliydi çocuk. Baba takımıydı. Odasının her yanını futbolcuların resimleri süslerdi. Mahalle maçlarında mutlaka o sarı lacivert çubuklu formayı giyerdi. Yaşı küçük diye onu kaleden başka yerde oynatmıyorlardı ama bunu kafasına takmıyordu.

        Yatağına uzandığında bir gün Fenerbahçe’nin forveti olduğunu, attığı gollerin sevincini yaşadığını hayal ederdi. Babası onu her hafta sonu Fenerbahçe maçlarını izlemeye götürürdü. Meyhanede maçı izlerken iki tek atardı. Tabii ki annesinden gizli… Bu, aralarındaki gizli anlaşmaydı.

        Yine bir Fener maçı günü uğurlu formasını giyip yollara düştü. Babasının meyhanede arkadaşlarıyla oturduğunu biliyordu. İçeri gireceği sırada mekânın kapısındaki bir yazı gözüne çarptı:

        “10 yaşından küçüklerin girmesi yasaktır.”

        Dudağına yarım bir gülümseme kondurdu. Babası içerideydi. Kim onu içeri almayabilirdi ki? Mümkün mü? Hem Fener de sahaya çıkmak üzereydi.

        Babası yanına geldiğinde durumu açıkladı. Çocuk boynunu büküp gözyaşları içinde meyhaneden çıktı. Eve dönene kadar gözünde yaş kalmadı. İlk kez Fenerbahçe’nin maçını kaçırmıştı.

        Hayatında en çok o akşam ağladı…

⸻⸻

        Tek kelime etmeden birbirlerine sarılmış, şöminedeki ateşi izlerken buldular kendilerini. Aslında fazla kavga etmezlerdi ama ettiklerinde dünya böyle tersine dönerdi. Her şey bittiğinde de yeniden normale dönerdi.

        Kız, omzundaki battaniyeyi adamla paylaştı. Başını onun boynuna gömdü. Birbirlerini seviyorlardı. Üstelik her kavganın böyle sarılarak biteceğine dair bir anlaşmaları vardı.

        Şimdi durup yeniden ağlasalar huzurdan ağlarlardı…

⸻⸻

        Adam telefonu sonuna kadar çaldırdı. Kız belki de bu onuncu aramaya da cevap vermedi.

        “Yarın yine ararım,” dedi. “Belli ki telefonu duymuyor.”

        Nasıl olsa yarın cumaydı, hafta sonu planı bozulmazdı. Kötü düşünmek istemiyordu.

        Ertesi gün onu aradığında bu kez telefon çalmadı bile.

        Aradığı numara kullanılmamaktaydı…

26 Ağustos 2013 Pazartesi

umut..

        Kendisini dünyanın en şanslı insanı gibi hissediyordu. Oğlunun elinden tutmuş, onu yatağına götürüyordu. Bugün dokuzuncu yaş gününü kutlamışlardı. Üzerinde aile fertlerinin resimleri bulunan pastayı yemişlerdi.

        Ufaklık mumlarını üflerken ne dilek tuttuğunu düşünmüş, yüzüne bir gülücük kondurmuştu. Hele hediyelerini açarken gözlerinin içi gülüyordu ya, hayattaki her şeye sahip olduğunu hissediyordu.

        Sevinçten ayakları yere basmıyordu ufaklığın. Kucağında, babasının sözünü verdiği uzaktan kumandalı arabayı tutuyordu. Bu gece başucunda onunla uyuyacaktı.

        Dokuzuncu mektubu okuma vaktiydi. Gece lambasını yaktı. Önce babasının el yazısına baktı. Zarfın üzerinde “dokuz” yazıyordu. Mektubu usulca açtı. Her sene dedesinin ona yazdığı mektupları, doğum günü gecesi ufaklık yatağına yattığında oğluna okurdu.

⸻⸻

        Mektup bittiğinde uyuyakalan oğlunu alnından öptü. İçeri geçip babasının köşesine oturdu. Elinde babasına ait bir sürü fotoğraf vardı. Çocukluk, gençlik, askerlik ve evlilik yıllarından…

        Bu fotoğrafları her eline aldığında babasının ne kadar çok şey yaşadığını düşünürdü. Bilmediği hikâyeleri de artık mektuplardan öğreniyordu. Önceki mektupları düşününce babasının belirli bir düzen içinde yazdığını anlamıştı. Mektupların senelere göre ilerleyen bir hikâyesi vardı.

        Dokuzuncu mektubu bir de tek başına okuyordu. Gözlerinin önüne annesiyle babasının gençlik hâlleri gelip kondu. Okudukça etrafındaki her şey değişiyor, sanki canlanıyordu. Babası annesine sarılmış, yüksek bir tepeden denizi seyrediyordu. Konuşmadan ne çok şey paylaşıyorlardı…

        O da onlarla sustu.

⸻⸻

        Babasıyla çok dertleşirlerdi. İşten eve geldiği bazı akşamlar çilingir sofrasını kurmuş olur:

        “Gel, seninle iki tek atalım,” derdi babası.

        Oturup babasının hikâyelerini dinlerdi. Babası can dostlarını, arkadaşlarını, annesiyle olan hikâyelerini ve mutluluklarını paylaşırdı. Pişmanlıklarını, üzüntülerini onunla yeniden yaşardı. Hayatlarında iz bırakanlara kaldırırlardı kadehlerini.

        Babasını en çok o akşamlar severdi.

        Ama bu hikâyeyi ona hiç anlatmamıştı.

        “Dokuz sene bekledim,” demişti babası mektupta. “Hep gelmeyeceğini bilerek… Onu sevmekten hiç vazgeçmedim. Sonra bir gün bir mucize oldu. Senelerce durmadan anlattığım o hikâyem gerçek oldu. Ellerim ayaklarım birbirine dolaşa dolaşa gittim yanına. Sanki hiç ayrılmamışız gibi sarıldık birbirimize. İşte o an, ‘İyi ki,’ dedim. ‘İyi ki ondan başkasını sevmemişim.’”

⸻⸻

        Kardeşi gibi sevdiği biri vesile olmuştu buluşmalarına. Ben onun ismini hep duymuş ama kendisini hiç tanıyamamıştım. Babam bazen dostluklarını öyle güzel anlatırdı ki onları kıskanırdım. Birlikte onlarca maceraya atılmışlardı.

        Bu devirde öyle dostluklar kalmadı.

        Gözleri mektubun son cümlelerine gitti.

        “Sakın sevdiklerinden ve onlar için mücadele etmekten vazgeçme, torunum,” yazıyordu. “Her mucize, en beklemediğin zamanda karşına çıkar. Hayallerinin peşinden gitmekten hiç vazgeçme. Ve sakın unutma: Ben vazgeçseydim eğer biz kaderde hiç olmazdık.”

        Mektubu zarfa koyup daha önce açılmış olanların yanına bıraktı. Üzerinde “on” yazan zarfı eline aldı.

        Bir parçası olduğu ama tamamını bilmediği başka bir hikâyeyi duymak için bir sene daha bekleyecekti…

24 Temmuz 2013 Çarşamba

makas..

        Yirmi bir yıl sonra kilidi elleri titreyerek tuttu. Anahtarı yerine takıp çevirdi. Kilit, yüreğindeki acılar boğazındaki düğümden kurtuluyormuş gibi hızla açıldı. Gözlerinden istemsizce yaşlar dökülüyordu.

        Bahçenin hemen sağındaki kiraz ağacının dallarından hızla geçen bir rüzgâr saçlarını savurdu. Annesi, genç kızlığına kadar pamuk gibi saçlarını burada örmüştü.

        Ayaklarını neredeyse sürüyerek kapıya kadar yürüdü. Bu evde geçirdiği on yedi yıl gelip göğsünün üzerine oturmuştu. Babasının göğsüne yatıp uyuduğu salıncağa bakmaya cesaret edemedi. Salıncak eskimiş, her yanı paslanmıştı. Bir tarafı, geçmişi gibi, asılı durduğu yerden yere düşmüştü. Salıncak boynunu senelere bükmüştü.

        Evin kapısını açtı. Her şey hatırladığı gibi, aynı yerinde duruyordu. Babası nasıl olsa eski kafalı adamın tekiydi. Eşyaların yenisini almayı bırak, yerlerini bile değiştirmemişti. Her şeyin üzerinde bir parmak toz vardı.

        Parmağıyla sildiği çerçevede gördüğü fotoğraf, olduğu yerde soluğunu kesti. Çerçevenin içinde, okula başladığı zamanki ilk önlüklü siyah-beyaz fotoğrafı vardı.

        “Babam bana ait her şeyi yok etmiştir,” diye düşünmüştü yıllardır.

        Yanılmıştı.

        Oysa belki de güldüğü tek fotoğraf, kadere inat karşısında duruyordu.

        Merdivenlerden yavaş yavaş çıkarken tahtalar, üzerindeki ağırlığa isyan eder gibi sesler çıkardı. Yıllardır kimseyi taşımadıkları her hâllerinden belliydi. Kendi kendine konuştuğunu fark etti. Eski bir arkadaşına rastlamış gibi dil döküyordu. O kadar çok konuştu ki anlattıklarını kendisi bile duyamaz oldu.

        Ne kadar çok şey biriktirmişti…

        Kendisini odasındaki sandığın başında buldu. Kapağını usulca açtı. Sandıktaki her şey, uçları oyalı beyaz bir örtüyle kapatılmıştı.

        Ölen yıllarının kefeniydi.

        İlk olarak fotoğraf albümünü eline aldı. Göz ucuyla, annesinin kendi elleriyle ördüğü ilk patiklerine baktı. Albümdeki ilk fotoğrafı açtı.

        Dünyadaki ilk görüntüsü…

        Annesinin kucağında masumca duruyordu. Babası da gülen yüzüyle ona bakıyordu.

⸻⸻

        Sandıkta duran dikiş kutusundan makası aldı. Babasının ona doğru uzanan kolunu bir hamlede kesti. Kestiği parça, bağdaş kurduğu ayağının dibine düştü. Babasının kesik eli, annesinin omzunda kaldı.

        Evi terk etmesine sebep olan tokattan sonra babası, kızının peşinden koşan karısını yine aynı omzundan tutmuştu. O tokadı hayatının hiçbir anında unutamadı.

        Şimdi kesilen kol parçası, düştüğü yerde kanamaya devam ediyordu.

        Annesine de öfkeliydi ama onun da kaderini biliyordu. Annesi, erkeklerin sözünün kanun olduğu bir dönemde yaşamıştı. Önce babasının, sonra da kocasının sözünden çıkamamıştı. Bir kez olsun kendi fikrini söyleme şansı olmamıştı.

        Kızı çekip gittiğinde, ömrü boyunca bir daha göremediği yavrusunun infaz kararını da hayatındaki erkek vermişti.

        Evi terk ettiği zamanları düşündü. Üst üste yaşadığı, sayısız mutsuzlukla dolu günlerin ardından, “Ben hiç mutlu olmamışım,” diye kendisini kimsesiz hissettiği günleri…

        O küçücük kasabadan kocaman bir şehre gelmişti. Kötülüklerle karşılaşmaması neredeyse imkânsızdı. O günleri hatırlamak istemediğinden, neredeyse her şeyi hafızasından silip atmıştı. Yeni hayatının ilk günlerinden hepi topu bir iki şey hatırlıyordu.

        Kader ona el uzatmış, ikinci ailesiyle tanışmıştı. Çocuksuz bir ailenin yaşama kaynağı olmuş, onlarla birlikte hayata tutunmuştu. Hayatına girdikleri gün için her defasında yüz binlerce kez şükrederdi.

        Bir yanı minnet duyarken bir yanı da o günleri hiç yaşamamış olmayı diliyordu.

        Zamanı geri getirmek ne mümkündü…

        Şimdi gerçek ailesini ellerinde tutuyordu. Makasla kocaman bir daire yaptı. Kesilen parçalar yine yere düştü.

        Geçmişini söküp attı.

        Fotoğrafta iki gülen yüzle küçük bir bebek kaldı…

10 Haziran 2013 Pazartesi

mücadele..

        Havaalanından dönüyordum. İnsanlar hükûmeti protesto etmeye devam ediyordu. Onları göz ucuyla seyrettim. Düşünceleri için savaşıyor, mücadele ediyorlardı. Polise bir selam çaktım. Sessizce uzaklaştım oradan.

        İki gün önce gazetenin müdürü hepimizi toplantıya çağırdığında, hükûmet aleyhine yayın yapmamızı yasakladı. Toplantıdan öfkeyle çıkıp masama gittim. Elime beyaz bir sayfa aldım. İstifa mektubu yazacaktım ama masadan bir izin kâğıdıyla kalktım. Düşüncelerim uğruna fedakârlık yapıp istifamı basamadım. Düğün için izin almam gerekiyordu, onu kazandım.

        Ne büyük zafer…

        Bizimkiler önden gitmişlerdi. Uçağa binmeye cesaret edemeyen ben, yine arabayla peşlerinden gidecektim. Bavulumu hazırlayıp oturdum. Camın arkasından yürüyenleri izledim. Herkes özgürlük mücadelesindeydi. Evlerden de tencere ve tavalarla destek veriliyordu.

        Bir coşkudur gidiyordu.

        Ben yine cesur değildim…

⸻⸻

        Sabaha karşı yola çıktım. Şafak söküyordu.

        Yeni güne merhaba…

        Her geçenin uğramadan edemediği köyde durup köy kahvaltısı yaptım. Marmara bitti, Ege’ye girdim. Denizin mavisi aynı kalmıştı ama şehir, en son gelişimden beri değişmişti.

        Mahalleye girince içim bir tuhaf oldu. Çocukluğum bir damla olup gözlerime asıldı. Arabayı evin önüne çektim. Mahallenin çocukları etrafımı sardı, beni inceliyorlardı. Bir zamanlar biz de her yabancının karşısına geçip dikilir, aynen böyle bakardık.

        O zamanlar insanlar bir bakışta tanınırdı. Notlarını hemen verirdik. Kimisi bizden korkar, kimisi gülümserdi.

        Çocuklara gülümsedim, içeri girdim. Uzun uzun sarılanlar oldu; gözleri dolanlar, beni hayırsızlıkla suçlayanlar, ellerini ağızlarına götürüp muhtemelen dedikodumu yapanlar…

        Bahçede oturup soluklandım. Bir tabak börek yedim, yanında çay içtim.

⸻⸻

        Hazırlandıktan sonra otelden çıktım. Düğün, sahildeki güzel bir restoranda yapılıyordu. Her yer rengârenk süslenmişti. Profesyonel yardım alınmış gibi görünüyordu. Sonradan öğrendim ki gelinle damat her şeyle kendileri ilgilenmişlerdi.

        Yıldız gibi parlıyorlardı.

        “Çocukluğumu birlikte geçirdiğim insanlardan nasıl bu kadar uzaklaştım?” diye düşündüm bunları öğrendikten sonra.

        Danslar, küçük sohbetler ve takı töreni derken düğün geçip gitti. Arkasına küçük teneke kutular bağlanmış bir arabayla gelinle damadı uğurladık.

        Bizimkileri mahalleye bıraktıktan sonra arabayı bütün şehri gören tepeye çektim. Gençler toplanmış, muhabbet ediyor ve birkaç bira yuvarlıyorlardı. Kim bilir, yanında eşi olan da vardı, sevgilisi olan da…

        İnsanlar mutlulukları uğruna kendilerinden, özgürlüklerinden fedakârlık ediyorlardı. Ben ise sözde özgürlük için savaşıyor, göz göre göre içimde kaybediyordum.

⸻⸻

        Dönüş yolunda bir arabayla yol arkadaşı oldum. Kaç kilometre birlikte gittik, bilmiyorum. İnsan böyle anlarda kendisini yalnız hissetmiyor.

        Sonra ada yoluna döndüler. Peşlerine takılmıştım. Gemiyle adaya geçtik. Her yer tatile gelenlerle doluydu. Burada sokaklarda yürüyen de yoktu, tencere çalan da… İstenen her neyse çoktan kazanılmıştı.

        Akşam yemeği için bir kafeye oturdum. Uzak bir köşede yol arkadaşlarım ailece oturuyor, birbirlerine gülen gözlerle bakıyorlardı. Kim bilir, mutlulukları için ne fedakârlıklar yapmışlardı…

        Yanımdaki masaya iki çift gelip oturdu. Çok geçmeden bir çiftin güldüğünü, diğer çiftin ise birbirlerine sert bakışlar gönderdiğini anladım. Fedakârlığın ince çizgisindeydiler. Oysa mutluluk hemen yanı başlarında duruyordu.

        Birileri görüyor, birileri kör olmuştu…

        Döndüğümde protestocular da polisler de yoktu.

        Mutluluğu birileri kazanmış, birileri kaybolmuştu…

8 Mayıs 2013 Çarşamba

çark..

        Beşinci sene…

        Sabahtan beri havada bir sıkıntı var. Her yer gri. Masamdaki takvim olmasa belki de bugünü unutacaktım. Unutmak istediğimden değil… Acılar hiçbir zaman değerini yitirmiyor ki.

        Kalbinde küçüldüğünü sanıyorsun. Eskisi gibi sevmiyor, eskisi gibi onu düşünmüyorsun. Sanki geçen her saniye senden biraz daha uzaklaşıyor. Öyle ki o acının sana ait olmadığını; hiç yaşanmadığını, hiç başına gelmediğini sanıyorsun. Her şey kolay geliyor o an.

        Tam da o anda çark tersine dönmeye başlıyor. Anılar, saklandıkları yerlerden yavaş yavaş çıkıp geliyor. Burnunun dibine kadar sokuluyorlar. Karşına dikilip meydan okuyorlar.

        “Ee, siz gitmemiş miydiniz?” diyorsun.

        Kalbinde birer yara olarak kalıyorlar.

        Sinirle kalkıyorum oturduğum masadan.

        Bugünlük bu kadar çalışma yeter…

⸻⸻

        İşten çıktıktan sonra ufaklığı okuldan almaya gidiyordum. Radyoyu açtım. Reklamlar vardı. Sonra radyodaki adam oradan buradan konuşmaya başladı.

        Bir şarkı çaldı. Çalan parçayı ilk kez duyuyordum. Şarkı bitmek üzereyken, “Sıradaki şarkı benim olsun,” diye içimden geçirdim.

        Çarkı tersine çevirmiştim.

        Şarkı başladığında anladım. Sen gelip yanımdaki boş koltuğa oturdun. Öylece bana bakıyordun. Gözlerimin içine bakarak o şarkıyı söylediğin anı, uykuya dalmadan önce gözlerimi her kapattığımda yeniden hayal ederim oysa…

        Kar başladı. Hava o kadar soğuk ki cama düşen her tanesi donup kalıyor. Sen soğukları sevmezdin. Her soğuk günde kapıdan içeri girdiğinde kollarını kendine sarıp gülümserdin ya… Sana her sarıldığımda duyduğum huzur içime dolardı. Isınırdık.

        Merak etme, kızımız sımsıkı giyiniyor.

        “Pembe atkım,” diye tutturuyor kapıda montunu giyerken.

        Onu ilk gördüğüm an daha dün gibi aklımda. Odaya girdim; pembe giyinmiş bir melek karşımdaydı.

        Sen vermiştin onu kucağıma…

⸻⸻

        Neyse ki okula geç kalmadım. Dağılmalarına beş dakika daha var. Okulun bahçesindeki ağaca yaslandım. Kar tutmaya başladı.

        Bizimki, okullar tatil olacak diye kesin seviniyordur.

        İşte melek yüzlüm geliyor. Gözleri, burnu, elleri, koşuşu bile seninki gibi. Sanki küçük bir kopyan…

        “Baba, kar!” diye bağırıyor daha yanıma gelmeden. “Kar topu oynar mıyız?”

        “Oynarız tabii ama tutması için biraz daha yağması lazım,” diyorum.

        “Okullar tatil olacaksa hep yağabilir, fark etmez!” diyor.

        Birlikte gülüyoruz.

        Yolda, “Annene uğrayalım mı?” diyorum.

        Çark tersine dönmeye başlıyor.

        El ele yanına geliyoruz. Bu kez ben veriyorum onu sana. Elindeki çiçekleri başucuna koyuyor.

        İki meleğim yine karşımda…

        Gözümden akan iki damla yaş, karla karışıyor.

        Dünya dönüyor…

17 Ocak 2013 Perşembe

masal..

        Havalar ısınmaya başlamıştı. Güneş, yaklaşan yazın habercisiydi. Yazın hemen gelmesini istiyordu.

        O karlı günlerin ardından her yaz, ablasının okulunun bitmesiyle yazlıklarına giderlerdi. Yazlıkları, ormanın içindeki bitişik nizam bir sitedeydi. Orada herkes ailesi gibiydi. Bütün evleri birbirinden küçücük bir duvar ayırırdı. Tartışmalar bile kimse duymasın diye kısık sesle yapılırdı.

        Bundan mıdır bilinmez, bütün çocuklar mutluydu. Ufaklıklar sabahtan akşama kadar binbir türlü oyun oynardı. Akşamları kocaman sofralar kurulurdu. En sevdiği anlar, gecenin sonunda babasının kucağında uyurken dinlediği masallardı.

        Hayatı boyunca en güvendiği yer, babasının kolları oldu.

        Bir gece babası yine bir masal anlattı. Masalda, kahramanı yutan kocaman bir çukur vardı.

        Uykuya daldı…

⸻⸻

        “Her tarafım karanlık. Oturduğum yerde düşünüyorum. Neredeyim? Neden her yer simsiyah? Neden hayatımda hiçbir renk yok?”

        Mutsuzdu. İstemediği, belki de hiç planlamadığı bir hayatın içinde bulmuştu kendisini. Çok sevdiği ailesinden uzaktaydı. Her gün telefonla konuşuyorlardı ama yetmiyordu.

        Zaten evlilikler hep böyle olurdu. Ailenin kızını alır, uzaklara götürürdü.

        İlk zamanlarda yeni hayatına alışmaya çalıştı. Günleri koşuşturmayla geçiyordu. Bundan şikâyetçi de olmuyordu. Çünkü işle uğraşmak, onun için düşünmemek demekti.

        Sevmediği, belki de ömrü boyunca hiç sevmeyeceği bir adamla evliydi…

⸻⸻

        Bir sabah uyandı, balkona çıktı. Karşıdaki ağaçta duran kuşları ilk kez fark etti. Hemen koşup yakından baktı. Yuvanın içinde yavrular vardı. Küçücüklerdi, kendisi gibi…

        Bütün gün heyecanla babasının gelmesini bekledi. Kuşlara nasıl yardım edebileceğini öğrenmek istiyordu. Hayatında her şeyi babasından öğrenmişti.

        Gece masal vaktinde yavruları heyecanla anlatıyordu babasına. Babası her zaman, “Bu kızın içine takılı kalp çok büyük,” diye düşünürdü. Bir gün yükleri ona ağır gelirse diye korkardı.

        Ertesi gün, elinde ekmek kırıntılarıyla ağaca tırmanıp yuvanın yanına kadar çıktı. Parçaları yuvanın ağzına bırakıp hemen uzaklaştı. Yavruları korkutmak istemiyordu.

        Balkondan onları izledi. Ürkektiler, uzanıp ekmek kırıntılarını almaya korkuyorlardı. Uçmayı bilmiyorlardı.

        Annesi seslenince oturduğu yerden kalktı. Yavrular yalnız kalmıştı.

        Bir bir düştüler yuvadan.

        Aşağıdaki kediler yavruları kaptı.

        Geri döndüğünde yoklardı.

        Akşam babası:

        “Sen onları besleyince birden büyümüşler demek ki! Uçup gitmişler,” dedi.

⸻⸻

        Dünyanın anlamı onun için değişmişti. Pembeler içinde bir kız çocuğu uyuyordu. Karanlık kaybolmuş, her yağmurun ardından olduğu gibi gökkuşağı çıkmıştı.

        Ufacık kızı uyurken, onun başucunda kendi çocukluğunu düşündü. Yuvasından birden büyüyüp uçan yavrular geldi aklına.

        O da birden büyüyüp yuvasından uçmamış mıydı?

        Belki umduğu gibi olmamıştı. Ama bir sabah uyandığında kuşları karşısında bulmamış mıydı?

        Şimdi, yardım ettiği o yavrulara yaptığı gibi kendi yavrusuna da sahip çıkacaktı. Hayatları boyunca ne yaşarlarsa yaşasınlar onun yanında olacaktı. Durmadan masallar anlatacaktı ona.

        Kızının da hayatı boyunca en güvendiği yer, onun kolları olacaktı.

        Kendisi mutsuzdu.

        Ama ne fark ederdi?

        Bu masalın adı da “Nazlı Mutluluk” olurdu.

        Her şeye inat, nasıl olsa…