Havalar ısınmaya başlamıştı. Güneş, yaklaşan yazın habercisiydi. Yazın hemen gelmesini istiyordu.
O karlı günlerin ardından her yaz, ablasının okulunun bitmesiyle yazlıklarına giderlerdi. Yazlıkları, ormanın içindeki bitişik nizam bir sitedeydi. Orada herkes ailesi gibiydi. Bütün evleri birbirinden küçücük bir duvar ayırırdı. Tartışmalar bile kimse duymasın diye kısık sesle yapılırdı.
Bundan mıdır bilinmez, bütün çocuklar mutluydu. Ufaklıklar sabahtan akşama kadar binbir türlü oyun oynardı. Akşamları kocaman sofralar kurulurdu. En sevdiği anlar, gecenin sonunda babasının kucağında uyurken dinlediği masallardı.
Hayatı boyunca en güvendiği yer, babasının kolları oldu.
Bir gece babası yine bir masal anlattı. Masalda, kahramanı yutan kocaman bir çukur vardı.
Uykuya daldı…
⸻⸻
“Her tarafım karanlık. Oturduğum yerde düşünüyorum. Neredeyim? Neden her yer simsiyah? Neden hayatımda hiçbir renk yok?”
Mutsuzdu. İstemediği, belki de hiç planlamadığı bir hayatın içinde bulmuştu kendisini. Çok sevdiği ailesinden uzaktaydı. Her gün telefonla konuşuyorlardı ama yetmiyordu.
Zaten evlilikler hep böyle olurdu. Ailenin kızını alır, uzaklara götürürdü.
İlk zamanlarda yeni hayatına alışmaya çalıştı. Günleri koşuşturmayla geçiyordu. Bundan şikâyetçi de olmuyordu. Çünkü işle uğraşmak, onun için düşünmemek demekti.
Sevmediği, belki de ömrü boyunca hiç sevmeyeceği bir adamla evliydi…
⸻⸻
Bir sabah uyandı, balkona çıktı. Karşıdaki ağaçta duran kuşları ilk kez fark etti. Hemen koşup yakından baktı. Yuvanın içinde yavrular vardı. Küçücüklerdi, kendisi gibi…
Bütün gün heyecanla babasının gelmesini bekledi. Kuşlara nasıl yardım edebileceğini öğrenmek istiyordu. Hayatında her şeyi babasından öğrenmişti.
Gece masal vaktinde yavruları heyecanla anlatıyordu babasına. Babası her zaman, “Bu kızın içine takılı kalp çok büyük,” diye düşünürdü. Bir gün yükleri ona ağır gelirse diye korkardı.
Ertesi gün, elinde ekmek kırıntılarıyla ağaca tırmanıp yuvanın yanına kadar çıktı. Parçaları yuvanın ağzına bırakıp hemen uzaklaştı. Yavruları korkutmak istemiyordu.
Balkondan onları izledi. Ürkektiler, uzanıp ekmek kırıntılarını almaya korkuyorlardı. Uçmayı bilmiyorlardı.
Annesi seslenince oturduğu yerden kalktı. Yavrular yalnız kalmıştı.
Bir bir düştüler yuvadan.
Aşağıdaki kediler yavruları kaptı.
Geri döndüğünde yoklardı.
Akşam babası:
“Sen onları besleyince birden büyümüşler demek ki! Uçup gitmişler,” dedi.
⸻⸻
Dünyanın anlamı onun için değişmişti. Pembeler içinde bir kız çocuğu uyuyordu. Karanlık kaybolmuş, her yağmurun ardından olduğu gibi gökkuşağı çıkmıştı.
Ufacık kızı uyurken, onun başucunda kendi çocukluğunu düşündü. Yuvasından birden büyüyüp uçan yavrular geldi aklına.
O da birden büyüyüp yuvasından uçmamış mıydı?
Belki umduğu gibi olmamıştı. Ama bir sabah uyandığında kuşları karşısında bulmamış mıydı?
Şimdi, yardım ettiği o yavrulara yaptığı gibi kendi yavrusuna da sahip çıkacaktı. Hayatları boyunca ne yaşarlarsa yaşasınlar onun yanında olacaktı. Durmadan masallar anlatacaktı ona.
Kızının da hayatı boyunca en güvendiği yer, onun kolları olacaktı.
Kendisi mutsuzdu.
Ama ne fark ederdi?
Bu masalın adı da “Nazlı Mutluluk” olurdu.
Her şeye inat, nasıl olsa…