19 Ekim 2016 Çarşamba

leyla..

        Lise son sınıfta, sınıfın en haylazlarının hemen önünde tek başıma oturuyordum. Sabahın ilk dersiydi. Yine uykusuz kaldığım için uyukluyordum ki kapı çaldı. Leyla’yı ilk kez o zaman gördüm. Memur olan babasının tayini nedeniyle İzmir’e gelmişlerdi. Sınıfta yalnızca benim yanım boştu, gelip yanıma oturdu. Her şey basit bir merhabayla başladı. Geçen saatleri de günleri de saymayı o zaman bıraktım. Zaman gibi aramızdaki yakınlık da durmadan ilerledi.

────────

        Evden ayrılırken nereye gideceğime dair hiçbir fikrim yoktu. Babamla ettiğimiz kavgaların en büyüğünü etmiştik. İş, evi terk etmeme kadar varmıştı. Önce bakkala uğrayıp sigara aldım. Üst üste kaç tane sigara içtiğimi hatırlamıyorum.

        Ailemin Leyla’yı neden istemediğini bir türlü kafam almıyordu. O, üniversiteyi kazanıp İstanbul’a gitmişti. Ben zaten başarısız geçen lise hayatımın ceremesini, İstanbul’da bir yere yerleşemeyerek ödemiştim. Leyla’yla ilk kez o zaman ayrıldık.

        Babam zaten işlerle ilgilenmemi istiyordu. O emekli olduğunda bütün sorumluluk bana kalacakmış. Bu yüzden üniversiteyi kazanamadım diye neredeyse sevinmişlerdi. İlk zamanlarda hafta sonları Leyla’nın yanına gidip onunla birkaç saat geçirmeme kimse ses çıkarmıyordu. Birkaç ay sonra evdekilerin, aramıza giren mesafenin bizi kendiliğinden koparacağını düşündükleri için ses etmediklerini anladım.

        Babam, “Seni Enver Bey’in kızıyla tanıştıracağız,” dediğinde anladım her şeyi. Haftalarca bahaneler bulup kaçtım. Ta ki o akşama kadar… Bıçak kemiğe dayanmıştı. Hayatı boyunca babasına karşı gelememiş bir evlat olarak kapıyı çarpıp çıkmıştım.

        Leyla’nın kabahatini kapının önünde duymuştum:

        “Benim o çulsuzlara yedirecek param yok.”

────────

        Cebimde kalan son parayla Samsun’a bilet aldım. Amcam ölene kadar birlikte yaşadığımız yengemin yanına gitmeye karar verdim. Amcam öldükten sonra bizimkilerin yengeme yapmadıkları eziyet kalmamıştı. En sonunda dayanamayıp baba evine dönmüştü.

        Beni karşısında görünce çok şaşırdı. Onu arada gizli gizli arardım. Benim üzerimde emeği çoktur. “Ne işin var burada?” diye bile sormadı. Yüzümdeki hüzünden bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Sorup da beni üzmek istememiştir, bilirim.

        Önce karnımı doyurdu. Yemeğim bittiğinde yüzüne baktım.

        “Beni de senin gibi kaçırttılar sonunda,” dedim.

        Gözlerinde biriken damlalarda kendimi gördüm.

        “Burası senin de evin, istediğin kadar kalabilirsin,” derken boynuna, bizimkilere hayatım boyunca hiç sarılmadığım gibi sarıldım.

        Leyla’yı dünden beri aramamıştım. Gidip yurdun numarasını tuşladım. Babamla kavga ettiğimizi, evi terk edip Samsun’a geldiğimi anlattım. Günlerce babamla neden kavga ettiğimizi sorup durdu. Benden daha çok üzüldüğünü anlıyordum. Nasıl derdim ki, “Babam aileni beğenmiyor?”

        Birkaç hafta daha mecburen telefonda konuşmaya devam ettik. Son zamanlardaki konuşmalarımızı Leyla kısa kesiyordu. Bir şey olduğunu anlıyordum. İlk zamanlarda yanına gidemiyorum diye böyle davrandığını düşündüm. “Neyin var?” sorumu hep geçiştirdi.

        Bu arada yengemin bir arkadaşının fırınında işe başladım. Hayatım boyunca ekmeğin ne kadar olduğunu bilmeyen ben, deli gibi çalışıyordum. O kadar yoruluyordum ki birkaç akşam koltukta uyuyakalıp Leyla’yı bile arayamadım.

        O akşam iş çıkışında içimde bir huzursuzluk vardı. Eve gelir gelmez Leyla’yı yurttan aradım. Telefona çıkan adam, Leyla’nın yurttan ayrıldığını söylediğinde bir yanlışlık olduğunu iddia ettim. Adam en sonunda sinirlenip telefonu suratıma kapattı.

        Yengemden ilk kez para istedim, otobüse atlayıp İstanbul’a gittim. Yurdun kapısında da aynı cevapları aldım. Babamın İstanbul’a kadar gidip Leyla’yı ailesiyle tehdit ettiğini üç ay sonra öğrendim. Yengem bir akşam hâlime dayanamayıp annemle arada haberleştiklerini, durumun bundan ibaret olduğunu söyledi. Babamın korkusundan gelip beni görmeye cesaret edemeyen annem, Leyla’ya yapılanlara da elbette ses çıkarmamıştı.

────────

        Yengem öldükten sonra Samsun’da kalmamın benim için bir anlamı kalmadı. İzmir’e döndüm. Geçen dört senenin ardından her şey değişmiş gibi geliyordu. Çocukluğumun geçtiği mahalleye bile yabancıydım.

        Annem arada gelip beni görür, babamla barışmam gerektiğini söyleyip dururdu. Babam kalp hastası olmuştu. Annem, onun geceleri eve gelmez olduğundan, bir akşam tek başına ölüp kalacağından bahsedip duruyordu. En sonunda dayanamadım, eve döndüm.

        Babamla aramızdaki soğuk savaş aylarca devam etti. Gerekli durumlar dışında konuşmuyorduk.

        “Ne bitmez bir öfke var içinde,” diye düşünürdüm kendi kendime. “Yorulmuyor mudur sürekli sinirli olmaktan?”

        Atölyeye de gitmeye başladım. Sonunda babamın istediği olmuştu. Benim bütün hayallerimi yıkıp beni kendi hayallerine mahkûm etmişlerdi.

        Her gün işe yürüyerek gidip gelirdim. Benim de kendimce babamın zenginliğine başkaldırışım buydu. Birkaç kez anneme beni şikâyet ederken duymuştum:

        “Adamı patron yaptık, kapıda arabalar duruyor; o hâlâ yürüyerek işe gidip geliyor. Tamam, benimle gelmek istemiyorsa diğer arabayı kullansın!”

        Yürümenin benim terapim olduğunu bilmiyordu. Zaten hayatı boyunca benim neyimi bilebildi, onu da bilmiyorum.

        Bir gece yarısı annemin bağırışlarına uyandım. Başını iki elinin arasına almış, ağlıyordu. Durmadan:

        “Nasıl böyle bir şey yapabildin?” diye tekrarlıyordu.

        “Ne oldu?” diye sordum.

        Babam, birkaç senedir süren kumar sevdası yüzünden her şeyimizi kaybetmişti. Ne yani, o çok övündüğü paralarını, işini, arabalarını, servetini kumarda mı kaybetmişti?

        Ortada öyle bir ironi vardı ki güldüm.

        Tabii içimden…

────────

        On dört sene sonra bir gün Leyla’yı gördüm. Bir bahçede çocuklarla oynuyordu. Onu gördüğüm yerde kaç dakika kıpırdamadan kaldım, bilmiyorum. Omzuma çarpan adamdan sonra kaldırımın ortasında dikildiğimi anladım.

        Biraz kendime geldikten sonra bir köşeye çekilip onları oradan izlemeye devam ettim. Sonra buranın bir kreş olduğunu anladım. Başımı kaldırıp her gün önünden geçtiğim kreşin tabelasına baktım.

        Hayatım boyunca nefret ettiğim yaşlar gözlerime doluştu. İnanamayıp sanırım milyon kez tekrar okudum.

        Açtığı kreşe benim ismimi mi koymuştu yani?

        “Umudum Kreş…”

        Bunca zaman sonra hâlâ bir Umut var mıydı?

24 Şubat 2016 Çarşamba

deniz..

        Deniz, 28. buketi kapıyı açtığında fark etti. Görür görmez sinirlendi. Bir hışımla çiçeği yerden alıp evin köşesindeki çöp kutusuna attı.

⸻⸻

        Deniz, dedesiyle birlikte bir yıldır bu evde yaşıyordu. İkinci terfisinin ardından, dedesinin yaşadığı küçük kasabadaki bankaya atanmıştı. Kariyer yapmayı kafasına koymuştu.

        Çocukken tatillerde geldiği bu kasabayı severdi. Yaşlılarla geçinmek zordu ama annesiyle babasının ayrılığından beri, çocukluğunun en güzel anlarını yanında geçirdiği dedesinden uzak kalmıştı.

        İşten eve, evden işe gidip geliyordu. Zaten bu küçük kasabada yapabileceği çok fazla şey de yoktu. Akşamları bahçede, Alzheimer teşhisi konulan dedesiyle oturur, onun hikâyelerine gülerdi. Hikâyelerin çoğunun gerçek mi, yoksa hayal ürünü mü olduğunu bilemezdi. Yine de dedesine bir şey belli etmezdi. Alzheimer hastaları geçmişi yakın zamandan başlayarak unuttuklarından, dedesi hatırlamadığını fark edip üzülmesin diye hep geçmişten konuşurlardı.

⸻⸻

        Can, KPSS’den istediği puanı alamayınca öğretmenlik hayallerinden artık vazgeçmişti. Verdiği ufak tefek özel derslerle tek başına geçinmek iyice zorlaşmıştı. Üç aylık birikmiş kirası yüzünden iki gündür ev sahibinden kaçıyordu. Bu durumun daha ne kadar devam edeceğini hiç bilmiyordu. Hep paranın yokluğunu çekmişti ama bu kez iyice köşeye sıkışmıştı. Hayatındaki yalnızlığı en çok bugünlerde hissediyordu.

        Can, yetiştirme yurdunda büyümüştü. Olmaması gereken bir gecenin çocuğu olarak daha iki haftalıkken kendisini yurdun kapısında bulmuştu.

        O sabah gazetedeki bir duyuru gözüne çarptı. Yeni polis alımları yapılacaktı. Can sınavlara istemeye istemeye girdi. Sonuçlar açıklandıktan sonra evindeki üç beş parça eşyayı toplaması zor olmadı. Ev sahibi, şark görevi için taşınıp gittiğini duyduğunda resmen sevinmişti. Can, adamın o hâline içten içe gülmüştü. Hayattaki bütün derdi, sahip olduğu evlerin kiracılarıydı. Böyle insanlara üzülürdü.

        Yola koyulduğunda, “Bu küçük kasaba hayatımdaki her şeyi değiştirecek,” diye düşünüyordu.

⸻⸻

        “Denizsiz bir yerde yaşayamam,” derdi her zaman.

        Can ilk zamanlarda bu küçük kasabaya alışmaya çalıştı. Kasabaya uygun, küçük bir karakolda görev yapıyordu. Oldum olası birbirine düşman iki ailenin atışmalarından başka uğraştıkları hiçbir vaka olmuyordu. Herkesin birbirini tanıdığı, ahbaplık ettiği böyle yerlerde insanlar olaysız yaşarlardı.

        Kendisine tek göz, gecekondudan bozma bir ev tutmuştu. Köşedeki bakkaldan ekmeğini alıp evin yolunu tuttuğu bir gün, sokağa döner dönmez elindeki çantayı çekiştiren bir kız önüne bile bakmadan gelip Can’a çarptı. Çekiştirdiği çanta yere savruldu. Sanki Can ona çarpmış gibi bir de:

        “Önüne baksana!” diye azarladı onu.

        Can, kızı tanımıştı. Her akşam bahçede yaşlı adamla oturan kızdı. Afalladı, özür dileyip eve doğru yürümeye devam etti. Aklı, kızın gözlerinde kilitli kalmıştı.

⸻⸻

        Can, kızı görmek için her gün aynı saatte, aynı köşede oyalanmaya başladı. Onu yalnızca iki kez uzaktan görebilmişti. Bankadan çıkıyordu. Her gün giydiği, kasabadakilerin kıyafetlerine göre çok daha ciddi olan kıyafetlerine bakılırsa bankada çalışıyordu.

        Ertesi gün, hesabında olmayan bir sorun yüzünden bankaya daldı. Gözleri kızı arıyordu. Onu bir masada oturmuş, bilgisayar ekranına hiç bakmadan hızla yazı yazarken gördü. Gidip karşısına dikildi.

        Kız ona bakıp “Buyurun,” dediğinde, hesapla ilgili söylemek için planladığı bütün yalanlar uçup gitti. Can utanıp başını indirirken masasında yazan ismini fark etti.

        “Denizsiz bir yerde yaşayamam,” dediği kasabada bir Deniz bulmuştu işte; boğulacağından habersiz…

⸻⸻

        Kasabadan olmadıkları her hâllerinden belli olan Can’la Deniz hemen arkadaş oldular. Büyükşehirden gelmiş iki gençtiler; dertleri, sıkıntıları aynıydı. Bazı akşamlar Can da bahçe sohbetlerine katılmaya başlamıştı.

        İlk zamanlarda Deniz’in dedesinin anlattığı bir hikâyeyi çok geçmeden tekrar anlatmasına şaşırmıştı. Deniz durumu fark edip Can’a dedesinin rahatsızlığından bahsettiğinde Can da bu tonton yaşlı adam için en az onun kadar üzülmüştü.

        Artık ezberledikleri hikâyeler aynı akşam ikinci kez anlatılmaya başlandığında Deniz’le göz göze gelip gülüşürlerdi. Bir gün bunu fark eden dede, Can’a:

        “Sen bu kızı ne zaman istemeye geleceksin?” diye sordu.

        İkisinin de suratı aynı anda kıpkırmızı oldu. Deniz hemen araya girip:

        “Ya dede, benim bisikletten düştüğüm hikâyeyi anlatsana Can’a,” dedi.

        Dede, kaçıncı kez dinlediklerini unuttukları hikâyeye hemen başladı.

        Can o gece artık Deniz’e açılmayı, içindeki duygulardan bahsetmeyi düşünüyordu. Sabaha karşı telefonu çaldı. Arayan Deniz’di. Heyecanla açtı.

        Deniz ağlıyordu.

        Dedesi artık hikâye anlatmayacaktı.

⸻⸻
    
        Deniz yeni bir terfi alıp kasabayı terk etmişti. Can, bulduğunu sandığı denizi yeniden kaybetmişti. Bir yıl sonra o da polislikten istifa etti. Bir gecede kurmayı düşündüğü hayat sağa sola savrulmuştu.

        Geri dönüp yeni bir hayat kurmayı planlıyordu. Kalbi kasabada kalmıştı ama sahibi artık o kasabada değildi. Deniz, gittiği yeni şubeden ve yeni düzeninden bahsetmişti. Fakat Deniz gittikten sonra yavaş yavaş zayıflamaya başlayan bağları, Can hiç istemese de artık kopmuştu.

        Can döndüğünde, kendisinden geldiğini anlayacağını umarak isimsiz notlarla Deniz’e her gün sürpriz çiçekler bırakmaya başladı.

⸻⸻

        Bu, bıraktığı 6. buketti. İlk kez bekliyordu.

        Deniz çiçeği bulduğunda Can heyecanlandı. Deniz çiçeği eline alıp notu bile okumadan bahçe kapısına doğru yürüdü. Can da bir iki adım atmıştı ki Deniz, çiçeği çöp kutusuna atıp içeri girdi.

        Olduğu yerde kaç saniye, kaç dakika, kaç saat kalakaldığını bilmiyordu. Deniz evden bir adamla el ele çıktığında ancak arkasını dönüp gidebildi.

        Onlarca kez çöpe atılan çiçekleri aynı yerden izledi. Kendisini, yetiştirme yurdunun kapısına bırakıldığı günkü yalnızlıkta bulduğu 97. gün, “Deniz’siz yapamam,” dediği hayatına denizde boğularak son verdi Can…