“Soğuk bir yer,” demişlerdi buraya gelmeden önce.
Bu, tek başıma çıktığım yolculuklardan biriydi. Oldum olası yalnız kaldığım zamanları sevemedim. Otel odasında uzandığım yerden, onun yazdığı mesajı okudum. Hiç tanımadığım bir adamdan gelen, bütün şehri sıcacık yapacak cümlelerdi okuduklarım.
Şaşırdım.
Biri gelmiş, hiç bilmediğim bu şehirdeki bütün yalnızlığımı yok etmişti. Her mesajın sonunda “Sevgiler,” yazıyordu. O gün birbirimize kaç mesaj attık, bilmiyorum.
Sevgi insanı bu kadar kolay mı bulurdu?
Bulmuştu işte.
Dans kursundan arta kalan her saniyemi onunla geçiriyordum.
“İyi giyin,” diye tembihliyordu beni. “Sakın üşütme, sen bana lazımsın.”
Belki yalnız yürüyordum ama onu yanımda hissediyordum. Bilmediğim şehirdeki uzaktan rehberim olmuştu. Söylediği her yeri gezdim, hissettiklerimi onunla paylaştım.
Dışarıda kar yağıyor, benim dünyam rengârenk oluyordu.
Hiç tanımadığım şehir, hiç tanımadığım adam…
Hayatın anlamı oluyordu.
⸻⸻
Burada hava ne soğuk ne de sıcak. İnsan kalın mı giyinsin, ince mi giyinsin, bilemiyor. Bir üşüyor, kollarıyla omuzlarını sarıyor; bir terliyor, alnından damlalar süzülüyor.
Hava insanı allak bullak ediyor.
Yokuş aşağı iniyorum. Her yerde eski Rum evleri var. Hepsi göç etmiş. Bir zamanlar en mutlu günlerini geçirdikleri yerlerde şimdi başkaları hayatlarını sürdürüyor. Onlar da benim gibi bir savaştan kaçmışlar.
Bütün sokaklar buram buram hasret kokuyor.
Sen geliyorsun gözümün önüne. “Burada olsan ne yapardın?” diye düşünüyorum. Bir an geliyor, bir köşede oturup ağlamak istiyorum. Bir an geliyor, aklımdan geçenlere kahkahalar atıyorum.
Bizim savaşımızın kaybedeni kim, bilmiyorum.
Küçük bir meyhanede bir masaya oturdum. Senin deyiminle ince makamlı şarkılar çalıyor. Rakı söylüyorum. Sen yoksun, şarap bardağın boş kalıyor. Yokluğundan istifade hızlı gidiyorum.
Sesin geliyor kulağıma:
“Erkek adam ne kadar içeceğini bilmeli!”
Ayağa kalktığımda hafiften sallanıyorum.
Unutsam mı, sana mı sarılsam, bilemiyorum…
⸻⸻
Sıcaktan hiçbir yere kımıldayamıyoruz.
“Lüzum olmadıkça dışarı çıkmayın,” diyor yetkililer.
Biz de sözlerinden çıkmıyoruz. Bilmiyorlar ki sen bana batıyorsun bu küçücük evde, ben sana batıyorum. Birbirimizden kaçarken köşe kapmaca oynuyoruz.
Yazlığa gelmeden önce yine tartıştık. Ne yapsam, ne etsem seni mutlu edemiyorum.
Oturduğum yerde gazete okuyormuş gibi yapıyorum. Oysa son zamanlarımızı düşünüyorum. Fark ediyorum ki evi bile aramızda bölmüşüz:
Senin odan, benim koltuğum; senin köşen, benim yatağım; senin çiçeklerin, benim kitaplarım…
Birbirimizden nasıl bu kadar ayrı düştük?
Bizim hiçbir hayalimiz ayrı olmamıştı. Nasıl aynı hayatın içinde farklı hikâyeler olduk?
Oturduğum yerden kalkıyorum. Yanına geldiğimde yüzüme yine o çoktan duygusunu kaybetmiş gözlerinle bakıyorsun. Yüzünden mutsuzluk akıyor.
Bir zamanlar bana nasıl da sevgiyle bakardın…
“Ben ayrılmak istiyorum!”