10 Aralık 2011 Cumartesi

uçurtma..

        “Gece durgundur, perdesi saklar hayallerimizi…”

        Sabaha kadar gözümü kırpmadım. Oysa dinlenmeye ihtiyacım vardı. Neyse ki yaz geliyor, ortalık artık erkenden aydınlanıyor.

        Gece her ne yaşanmış olursa olsun fark etmiyor.

        Gün bir kez daha doğuyor…

⸻⸻

        Kahvaltı için markete gitmeye karar verdim. Şu sabah kahvaltısı entelliğini yapmak istemiyorum ama artık alışkanlık olmuş. Kendimi gazetelerin, dergilerin arasında buluyorum.

        “Teknoloji denen bir şey var,” diyor her defasında bizim ufaklık, gülerek.

        Yiyecek bir şeyler aldım. Kasaya gidiyordum ki uçurtmalar gözüme çarptı. Sanki rengârenk bir dünya kurmuşlardı.

        Eskiden biz onları binbir zahmetle hazırlardık. İpiydi, tahtasıydı, heyecanıydı…

        Artık bunun da hazırı vardı.

        Ufaklığın en sevdiği renkte, pembe bir uçurtma aldım.

⸻⸻

        Eve döndüğümde ahali uyanmıştı. Uçurtmayı gören ufaklık, bu kez ödül olarak olsa gerek, gazetelere ses etmedi.

        Gülümsedim.

        Kahvaltı, “Hadi! Hadi!” baskılarıyla geçti. Bahçeyi geçen hafta temizletmiştim. Ufaklık, elinde uçurtmayla koşmaya başladı.

        Bu şehri rüzgârından dolayı bir kez daha sevdim.

        Salıncağa oturup onu bir süre seyrettim. Sanki gökyüzünde uçan uçurtmayla birlikte bütün dünya onun kontrolündeydi.

        Huzurlu ve mutluydu…

⸻⸻

        “Gerçekten olmak istediğin yerde misin?” diye sordum kendime.

        “Uğruna her şeyi elinin tersiyle ittiğin kuralların, amaçların seni nereye getirdi? Bir uçurtmanın ipini tutan kız kardeşin kadar mutlu musun? Peki, onun kadar hayal kurabiliyor musun? Mutlu olacağın günleri heyecanla bekleyebiliyor musun?

        Huzurlu musun?”

⸻⸻

        Dalmıştım. Koşarken düşmek üzere olan prensesi son anda fark ettim.

        “Az daha düşüyordum…”

        Yanına gittim.

        “Gökyüzünde bir uçurtma uçuruyorsan, üstüne bir de gözlerini onun güzelliğinden alamıyorsan yerde ayağına takılmayı bekleyen taşları unutursun.”

        Bana baktı. O küçücük yaşına rağmen verdiği cevabı kaç dakika düşündüğümü hatırlamıyorum:

        “Belki taşların görevi, bir gün düşebileceğini hatırlatmaktır.”

        Sözünü tamamladım:

        “Ama hayat, uçurtmayı uçurmaktır.”

        Birbirimize sarılıp gülümsedik.

        Öyleyse biz de hayatın gözlerinde uçarız…

1 Aralık 2011 Perşembe

genç..

        İçerisi boştu. Cam kenarındaki masaya oturdum. Yanıma gelen genç adama balıkla birlikte rakı söyledim. Yolculuk beni yormuştu. Karnım da deli gibi acıkmıştı.

        Balıkları beklerken bir duble rakıyı hızla yuvarladım. Genç adam masayı donatırken bardağın boş olduğunu fark etti. Yenisini doldurup içine iki buz attı.

        Balıklar gelmiş, yemeğe gömülmüştüm…

⸻⸻

        Mekânın fazla geleni gideni yoktu. Bir şişeyi bitirmiş, ikinci şişeye geçmiştim. Genç adam bana eşlik eder olmuştu. Son kadehini kendi ellerimle doldurdum.

        Gözlerinde hüzün vardı.

        Hayatın dertlerine dalmış, hayatı geri sarmanın mümkün olmadığını konuşuyorduk. Ne hatalar yapmıştık, ne dönülmez yollara girmiştik, neler kaybetmiştik…

        Besbelli yaralıydık.

⸻⸻

        O anda gittiği yerden dönemeyecek olan oğlum düştü aklıma. Boğazım düğümlendi.

        Ben onunla bir masada karşılıklı oturamayacak, dertleşemeyecektim. Aşklarına, başarılarına, üzüntülerine, hayatına ortak olamayacaktım.

        O gitmişti, ben burada kalmıştım.

        Oralarda neler yaptığını bilmiyordum. O da benden uzak kaldığı için yaralı mıydı? Yoksa orada sonsuz bir mutluluk mu vardı?

⸻⸻

        Genç adamın da içkinin etkisiyle dili çözülmüştü. Onu dinliyor ama kafamın içindekiler yüzünden anlattıklarını anlayamıyordum.

        Gözlerini sildiğini gördüğümde hüzünlü şeylerden bahsettiğini tahmin ettim. Birbirimize soru sormuyor, yalnızca dinliyorduk.

        Kaç saat boyunca ağlamaklı gözlerle birbirimize bir şeyler anlattık, bilmiyorum.

        Şu rakı içime değdikçe acılarımı döküyordu…

        “Bana müsaade,” dediğimde gülüştük.

        Geç olmuştu.

⸻⸻

        Pansiyondaki odama girdim. Yatak buz gibiydi. Üzerimdekileri bir kenara fırlattım. Sımsıcak bir uyku çekecektim.

        Yorganı başımın üzerine kadar çektim.

        Rüyamda genç adamı gördüm. Sabah olmuş, gülerek uyanıyordu.

        Mutluydu.

        Benim oğlumdu…

        Bu, benim son uykum oldu.