24 Şubat 2019 Pazar

dondurma..



        Sene doksan altı… İlkokul dörde gidiyorum. Haftalık yirmi lira harçlık alıyorum. O dönem için büyük para. Hele sınıfta o kadar harçlık alan olmadığına eminim. Bizimkiler, sorumluluk duygum gelişsin diye harçlığımı haftalık vermeye karar vermişler. O yüzden bana hep haftalık verirlerdi.

        Okulun ilk dönemlerinde harçlığımla sessizce geçinir gider, ikinci dönem havalar hafiften ısınmaya başladığında arıza çıkarmaya başlardım. Bir beş lira daha koparmak için durmadan harçlığımın yetmediğinden yakınırdım. Bir şikâyet, iki şikâyet derken bizimkiler dayanamaz, harçlığımı artırırlardı.

        İlkbahar geldiğinde dondurmalar markete gelmeye başlardı. Her çocuk gibi ben de dondurmaya çok düşkündüm. Hafta sonları gizli gizli marketin yolunu tutar, dondurmalardan alırdım. Tabii her hafta gezmek için bir bahaneye ihtiyacım vardı. Dört yaşındaki kardeşimi yanıma alır, “Biz biraz gezeceğiz,” diye yarısı mutlaka markete denk gelen gezilere çıkardım.

        Markette hep yeni dondurmaları denemek isterdim. Sonuçta daha çok hafta sonu vardı, başka başka çeşitleri deneme imkânım boldu. Hem bir dondurma ne kadar kötü olabilirdi ki?

        Ne zaman kendime dondurma alsam kardeşim, “Abi, bana da alalım lütfen,” diye tutturup dururdu. Ben de kıyamaz, kendi büyük dondurmamdan feragat edip bir küçük boy alırdım. Böylece onun dondurmasına da para çıkardı.

        Kardeşim küçükken bronşit geçirdiğinden annem, üşütmesin diye çok dikkat ederdi. Her defasında çok koşmaması, çok terlememesi için onu tembihlerdi. Biz de anneme yakalanmamak için bütün bu operasyonu gizli gizli, pür dikkat hallederdik.

        Bir gün, o hafta hoşlandığım kıza küçük bir hediye alınca haftalığımdan iki dondurma almaya yetmeyecek kadar para kaldı. Tabii biz yine gezimizden eksik kalmadık, yarı yolda markete uğradık. Bizim ufaklığa, “Bugün sana dondurma alamıyoruz,” dedim. Çok bozuldu.

        “Sen kendine al ama bana neden alamıyormuşuz?” deyip kollarını önünde bağladı.

        “Sen küçüksün,” diye kızdım.

        Kolları bağlı bir şekilde yanımda yürümeye başladı. Kıyamadım, dondurmamın yarısından çoğunu ona verdim. Geri isterim diye hızlı hızlı yedi, uyanık. Hayır, ufaktan öksürüyordu; zaten izni zor almıştık. Tabii akşamına hasta oldu.

        Annem bu işin altını araştırmaya başladı.

        “Çok mu koştun? Çok mu terledin? Nereye gittiniz de bu kadar üşüdün?”

        Ufaklığı sorguya çekiyordu. Savunma makamı olarak benim sorguya girmem yasak. Kapıdan bütün konuşulanları dinliyorum. En sonunda ateşi iyice yükseldiğinde ufaklık atağa kalkmış:

        “Ben yarım dondurmaya alışık değilim ki, her hafta tam yiyordum. Hem önce abim yedi, ondan geçmiştir bana,” deyip savunmasını veriyor. Aklı sıra kendini aklıyordu.

        “İyilik yap, denize at,” dedikleri durumla karşı karşıyaydım. Sorgulama odasına bu kez ben alındığımda her şeyi itiraf etmek zorunda kaldım. Hâkim zaten çok sinirliydi. Doğru düzgün dinlemeden kesti cezamı. Olan benim haftalıklara oldu.

        Hayır, memlekette zaten her şey deli gibi pahalanıyordu ki dondurma fiyatları iyice uçmuştu. Bu hadiseden sonra koskoca memlekette bir tek benim haftalığım yarı yarıya düşmüştü.


15 Şubat 2019 Cuma

kahve..

    — Vay, olay yeri incelemeden Mahmut abim, hoş geldin!

    — Hoş bulduk iki gözüm. Bana sade bir Türk kahvesi yapıver.

    — Hemen abi!

⸻⸻

        Ne demişti Asya?

        “Türk kahvesi olmak istiyorum.”

        Gülmüştüm. İnsan hiç Türk kahvesi olur mu?

        “Düşünsene,” demişti. “Tane tane kahveyi alıyor, makineye atıp çekiyorsun. Lime lime oluyor, dağılıyor. Acının dibine düşüyor. Ağzına değdirince tadı nasıl da acı… ‘Bitmiş bu, tuz buz olmuş,’ diyorsun. Alıp bir kutuya koyuyor, kaldırıyorlar. Belki çok sonra alıp bir cezvenin içine atıyorlar. Tabii tek başına olmuyor, yanına su katıyorlar. Dünyadaki en saf, en temiz şey su çünkü. Sonra ikisi birbirine karışıyor. Aşk gibi, ateşte bir oluyorlar. Pişen kahveyi küçük bir bardağa koyuyorlar. Sanki küçücük hayatlarımız gibi… Sonra hani bazen çok güzel âşıklar görürsün de için gider ya, dertlenip bir sigara yakarsın. Kahvenin yanına da sigara yakıyorsun. Çünkü biliyorsun, kahve de insan gibi; olmuş, yanmış, geçmiş… Yeniden gelmiş.”

⸻⸻

    — Buyur abi, kahven.

    — Her şeyi ne güzel anlatıyor, değil mi?

    — Anlamadım abi?

    — Her şeyi diyorum, ne güzel anlatıyor.

    — Kim abi?

    — Boş ver sen… Sağ ol.

⸻⸻

        Ama sen çaycısın Mahmut. Çay öyle, senin gibi orta şeker… Böyle yemyeşil bahçelerde, kimsenin beğenmediği topraklarda yetişiyor. “Burada bir şey yetişmez,” diyorsun. Yetişiyor.

        Elleri pamuktan kadınlar kırpıyor uçlarını, dolduruyorlar sırtlarına… Çay en başta bilmiyor bu kadınlar kim. O kadınlar topladıkları çayları alıp sırtlarına vurunca anlıyor çay; ne yükler çekmiş, ne yollardan geçmiş, ne anılar biriktirmiş o kadınlar…

        Çayı da atıyorlar bir makinenin içine, lime lime ediyorlar. “O da paramparça oldu, dayanamadı gitti, yazık,” diyorsun. Oysa ilk toplandıklarında dağ gibi kalabalıklardı. Çayı da alıp bir kutuya koyuyorlar. Sonra yanına su katıyorlar. Neydi? Dünyadaki en saf, en temiz şey suydu çünkü.

        Çayla su bir olmuş, fokur fokur kaynıyor. Evin en küçüğü koyuyor bardaklara. Çayın rengi, sana can veren kan gibi… “Ben oldum, ateşlerde yandım da bu hâle geldim,” diyor sana. Sen de saygıyla alıyorsun bardağı eline, ufacık bir yudum alıyorsun. Herkesin tek tek gözlerinin içine bakıyor, “Ulan, ne güzel bir aileyiz biz,” diyorsun. İçine kan gibi çay doluyor; canlanıyor, hayat buluyorsun.

        Öykün çay oluyor… Çayın öykün oluyor…

⸻⸻

    — Oo, Mahmut Bey, kahve mi içiyoruz?

    — Sen ne zaman geldin?

    — Ohoo, sen dalıp gitmişsin. Bir şey mi oldu?

    — Yok, ne olsun… (Seni düşünüyordum.)

    — Aman iyi, bir de sana bir şey olmasın.

    — …

    — Amirimle kapıştık, sinirlerim tepemde.

    — Yine mi?

    — Her zamanki hâlleri…

    — Kahveni söylüyorum.

    — Yok, çay.

    — Nasıl yani?

    — Çay istiyorum.

    — Sen çay içmezsin ki.

    — Bu sinirle kahve dokunur şimdi.