24 Haziran 2012 Pazar

başlangıç..

        Güneş doğmadan uyandım. Yattığım yerden kırmızı ışıklı saati seyrettim. Sayılar yavaş yavaş değişiyordu. Zaten son zamanlarda çalar saatin sesini de unuttum.

        Kocaman bir boşluğun içindeyim.

        Güneşle birlikte her şey belirginleşti. Değişmeyen tek şey bendim.

        Hüzünlü bir günün başlangıcı…

⸻⸻

        İşe giderken durmadan yağan yağmur… Önüne ne varsa katıp götüren küçük seller… Kim bilir, bu yıkımlarda kaç hayat birbirine karışıyordu?

        İçime, yokluğumun tam ortasına çektiğim dumanlar…

        “Takside sigara içmek yasak!”

        Yasaklarsa hep yok sayılıyor.

        Yan arabadaki çift gözlerini bana dikmiş. İnsanların hayatına burnunu sokan insanlar…

        Kafamın içinde yürüdüğüm upuzun yollar… Islak yerlerde dengemi kaybettiğim, “Geldik,” sözüyle bölünen ama aslında hiç bitmeyen yollar…

        Şirketin kapısında son bulan yolculuklar…

⸻⸻

        Denizle yağmurun kucaklaşması…

        Birbirine çok benzeyen iki kahramanın gözlerimin önünde sarılması. Yılda onlarca, yüzlerce kez yaşanan bir şey. Her defasında sanki ilk kez kavuşuyorlarmış gibi gerçek…

        Kavuşmalar…

        Bizim de başımıza gelecek mi diye durmadan düşündüğüm, gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini hiç bilmediğim kavuşmalar…

        Deniz olup yağmuru hayal ettiğim…

⸻⸻

        Şirkete erkenden geldim. Son zamanlarda çok çalıştığım söylenemez ama erkenden koşturuyorum, evden kaçarcasına.

        Kaçtığım sen misin?

        Hayır!

        Hiç sanmıyorum.

        Asıl ben hep sana doğru koşuyorum!

        Camın önünde bir sigara daha yaktım. Dumanı bomboş ofise, yoklukların tam ortasına doğru üflüyorum.

        Camdan yalnızca yağmuru görüyorum.

        Baktığım her yerde yağmur!

        Yoksa denizi mi kaybediyorum?

⸻⸻

        Kâbustan uyandım. Bu aralar karmakarışık rüyalar görüyorum. Gün henüz aydınlanmamış. Sırtını bana dönmüş, uyuyorsun. Nefesini duyuyorum.

        Sana sarılıp uyumaya devam etmek istiyorum.

        Rüyalardan korkuyorum.

        Kahrolası kâbuslar…

        Sonunda uykuya yenik düşüyorum.

        Çalar saat çalıyor. Gözlerimi açıyorum.

        Elimi tutmuşsun.

        Güneş içeri doluyor.

        Mutlu bir günün başlangıcı…

2 Haziran 2012 Cumartesi

cenin..

        İki erkeğin arasında uyandı. Sessizce uzanıyordu aralarında. Gürültülü bir gecenin sonu onu buraya getirmişti. Ayakları buz kesmişti.

        Sağına döndü. Güzel yüzlü adamın saçlarına dokundu. Hüzünlerle mutluluklar iç içe geçmişti adamın yüzünde. Kim bilir, bugüne kadar neler yaşamıştı? Hayatını merak etti.

        Sol tarafındaki adamı hiç düşünmedi. Onu görmezden geldi. Sol yanıyla hiç ilgilenmezdi. Başına ne geldiyse kalbini dinlediği için gelmemiş miydi?

        Bir an önce bilmediği bu evden gitmek istedi…

⸻⸻

        Güzel bir rüya görüyordu. Yüzünde pek görülmeyen küçük bir gülümsemeyle gözlerini açtı. Gördüklerini kimseye söyleyemezdi.

        Utandı.

        Yatakta kıpırdanmaktan korktu. Kocasının o bitmek tükenmek bilmeyen öfkesinin başka bir yüzünü daha görmek istemiyordu. Gözündeki morluğun hatırası henüz geçmemişti. Her yediği dayaktan sonra en çok, çocuklara uydurmak zorunda kaldığı yalanlar üzüyordu onu.

        Sabah kocası kalkar kalkmaz duşa girip temizlenmek istiyordu. Kocasının bitmek bilmeyen arzusuna, korkudan yine karşı koyamamıştı…

⸻⸻

        İş yerinde bunalmış, her sıkıldığında yaptığı gibi kendisini deniz kenarına atmıştı. Tek başına oturup düşünmeyi severdi. Akıllı kadındı ne de olsa. Tek başına ayakta durmayı başarmış, herkese kim olduğunu ispat etmişti.

        Sigarasını içerken gemileri izledi. Sonra sağ yanlarındaki yeşil ışığı fark etti. Dikkat edince sol yanlarında da kırmızı ışığın yandığını gördü.

        Hayat onun için ya tamamdı ya devam.

        Düşünmeden duramıyordu. Ya hayat duracaktı ya da o küçük canla devam edecekti.

        Sigarayı hemen elinden attı. Öfkeyle üzerine bastı. Her şeyin suçlusu oymuş gibi izmarit boynunu büktü…

⸻⸻

        Çocukların üçünü okula gönderdi. Bu dönem öğlenci olmuşlardı da biraz rahat etmişti. Sabahçı olduklarında nereye yetişeceğini şaşırıyordu.

        Çocuklar yetmezmiş gibi bir de kocası emirler yağdırıyordu:

        “Hemen çoraplarımı ver, gömleğimi ütüle! Geç kaldım be kadın senin yüzünden, çabuk olsana!”

        Bu evde olumsuz ne yaşansa ondan bilinirdi.

        Ufaklıkları komşuya emanet ettikten sonra hemen bir taksiye bindi. Onlar uyanmadan gidip gelmek istiyordu. Kırmızı ışıkta durdular.

        Sinirlendi.

        Şu yeşil bir an önce yansaydı da gidiverseydi…

        Korkuyordu.

        Dünyaya altıncı bir can getirmekten korkuyordu…

⸻⸻

        Bekleme odasında iki kişiydiler.

        Biri heyecanlı, diğeri donuktu.

        Biri umutlar içindeydi, diğeri şüphelerle doluydu.

        Biri, elini karnında gezdirirken “Bütün dünya değişecek,” diyordu. Diğeri, “Sakın gelme, bir de sen ortak olma bu çileye,” diyordu.

        Biri, hayallerin elinden tutup koşuyordu. Diğeri, kara bulutların altında sırılsıklam ıslanıyordu.

        Doktordan çıkarken biri gülümsedi, diğerinin gözlerinden yaşlar aktı.

        Hükûmet kürtajı yasaklamıştı.

        Bu çocuklar doğacaktı.

        Biri mutlu bir çocuk olacaktı, diğeri mutsuz…

        Her şeyi ne çok biliyordu şu devlet büyükleri!