25 Aralık 2017 Pazartesi

el..

        Kapıdan çıkarken babam ilk kez el salladı. Bu, onu son görüşüm oldu. Vedalaşmayı da gidenin ardından el sallamayı da bu yüzden sevmem. İlk kez bir gidenin ardında kalmayı o zaman öğrendim. Oysa daha küçücük bir çocuktum.

        Çocuklar, sevdikleri şeylerin ardından el sallamayı ne çok severler. Saf severler; planları, çıkarları olmadan… Sevdiklerinin gittiğini hiç düşünmezler. Bir uçurtmanın da oyuncak bir arabanın da en sevdikleri ilkokul arkadaşlarının da ardından, tekrar buluşacaklarını bile bile, gülümseyerek el sallarlar. Sonra her el sallamanın ardından biraz daha büyümeye başlarlar.

────────

        Deniz boyunca yürüyorum. Sahil kenarında genç bir çift sarılıp ayrılıyor. Belli ki sonra tekrar buluşacaklarından eminler. Yüzleri gülüyor. Kim bilir…

        Gülümseyip yoluma devam ediyorum. Az ileride her gün uğradığım bir mekân var. Her zaman aynı masaya, en sağ köşedeki masaya oturuyorum. Bu masa benim masam. Mekândaki herkesi, her şeyi bu masadan görebiliyorum. Olur da masaya bir başkası oturursa onlar kalkana kadar iki tur atıyorum.

        Bugün de insanlar akşamı karşılıyor. Ellerinde kadehleri, dillerinde o en önemli hikâyeleri… Sonra geçmişlerine, belki de geleceklerine el sallıyorlar. Ama en çok hüzünlü hikâyelerin sonunda el sallanıyor. Bir nevi selam çakılıyor bütün gidenlere, yitenlere… Kadehlerin biri gidiyor, biri geliyor; tıpkı insanlar gibi.

        “Şimdi burada olsan belki kızardın bana,” diyorum.

        “Deniz havası alınacak bir hava mı var bu akşam? Üşüteceksin yine.”

        Ne çok şeyime kızardın. Her şeyi olur olmaz zamanlarda istediğim için adım, dilinde “zamansız zamanlara” çıkmıştı.

        Boş ver, üşümem. Şimdi sen, her gün seni düşündüğüm saatte yine aklımdasın. Bir tekneye atlayıp karşımdaki denize açılıyor, okyanuslar aşıyoruz. Fırtınalar gözümüzde küçücük kalıyor. Başımıza ne gelirse gelsin, hepsine el sallıyoruz. Sen yanımdasın ya, her şeyin ardından sütliman buralar.

────────

        Tam karşımdaki masada bir adam oturuyor. Ağzını oynatmasına bakılırsa sessizce kendi kendine konuşuyor. Sırtında bir yük var sanki. Sağ dirseğini oturduğu masaya dayamış, destek alıyor. Yalnızlık çökmüş gibi üstüne. Kalan olmayı öğrenememiş daha, besbelli.

        Kim bilir, belki fırtınaya yakalandığı bir deniz yolculuğundan çıkmıştır. Üşüyor. Ellerinin titremesinden belli. Her kadehi eline aldığında bir şeyleri hatırlıyor. Zamanı çabuk harcıyor, sanki bir yere yetişmeye çalışıyor. Gözümün önünde yavaş yavaş çöküyor. Yaşlanıyor ama yine de kendisini üzen şeyden vazgeçemiyor.

        İnsanlar kalkıp gidiyor. Kalktıkları masada koskocaman bir boşluk bırakıyorlar. Belki hayatlarımızda da…

────────

        “Geçmişinle ilgili neyden pişmanlık duyuyorsun?” diyorsun.

        “Üçüncü çocuğu yapmayalım, dediğinde seni dinlediğim için,” diyorum.

        Gülüyoruz.

        Hesap geliyor. Kalkıyorum. Ben de masadan destek alıyorum. Her gün yürüdüğüm o yolu gerisin geri yürüyorum.

        “Nereden çıktı şimdi bunlar?” diye bu kez ben kızıyorum.

        Biliyorum, o karşı masadaki adam getirdi bütün bunları aklına.

        “Söyle,” diye ısrar ediyorsun.

        Ardından bir el sallama…

28 Temmuz 2017 Cuma

mahalle..

        Sene 1982… Eşref abi, mahallenin en delikanlı adamlarından biridir. Tüm mahalle sakinlerinin onun özüne de sözüne de güveni tamdır. Haftada bir kurulan semt pazarında çorap satar. Kazandığı iki üç kuruşu da mahalledeki küçük meyhanede dost meclisine meze eder. Tek başına yaşadığı, babadan kalma küçük evine o akşamlar hafiften sallanarak döner.

        Öyle parayla pulla işi olmaz Eşref abinin. Kimin yardıma ihtiyacı olsa hemen yanında biter. Bu mahallede doğmuş, bu mahallede büyümüştür. Mahallenin en yakışıklı adamlarındandır. İspanyol paça pantolonunu çeker, çocukluğundan kalma bir gülümsemeyi hep yüzüne kondurur. Bir o Müslüm Baba’nın şarkısında, bir de Sebahat ablayı meşhur balkonunda görünce düşer suratı. O konu da herkesin malumu…

⸻

        Bir pazar günü Sebahat abla, annesiyle pazara gidiyor. Abileri ağır takılıyor, onlara beyaz çorap alacak. Eşref abiyi pazarda görüyor. Bordo İspanyol paça pantolonunun üstüne siyah gömleğini çekmiş, ortalığı yakıyor Eşref abi.

        Çorapları alıp gidiyorlar. Tezgâhın önü o kadar kalabalık ki Eşref abi, Sebahat ablanın yüzünü bile görmüyor. Sebahat abla bir haftayı zor geçiriyor. Yine pazara gidiyorlar. Bu kez tezgâhın önünden geçip gidiyor. Eşref abi de onu görüyor. Gözleri takılıp kalıyor.

        Sebahat abla belki üç ay boyunca tezgâhın önünden geçip gidiyor. Her hafta yalnızca birkaç saniye göz göze geliyorlar. Yine de bir sonraki pazarı zor bekliyorlar.

        Sonunda Eşref abi, “Kimdir, necidir?” diye araştırıyor. Bakıyor ki abilerinin namı fena, kıraathane işletiyorlar. Her akşam üç mahalle aşağıdaki kahveye gitmeye başlıyor. Bir gün, iki gün derken muhabbeti kuruyor. Sebahat ablanın abileri Eşref abiyi çok seviyor.

        Gel zaman git zaman, Sebahat ablayı karşılarına alıyorlar.

        “Bir delikanlı var, çok sevdik. Bir görüş bakalım, sen de istersen olur bu iş,” diyorlar.

        Sebahat abla üzülüyor. Adamın Eşref abi olduğundan haberi yok. Tabii sesini de çıkaramıyor. Ee, eski zaman… Abilerine hayır demek ne mümkün?

⸻

        Sebahat abla o hafta pazara gitmiyor. Başka bir adamla görüşeceğini düşündüğü için:

        “Olmaz, ayıp olur. Unutmak lazım,” diyor.

        Eşref abiye de mevzuyu açıyorlar. O kadar mutlu oluyor ki Sebahat ablanın o hafta pazara gelmediğini bile fark etmiyor. O gün pazardan kaç para kazandıysa hepsiyle mahallenin meyhanesindeki derbederlere rakı ısmarlıyor.

        Birkaç gün sonra pastanede bir görüşme ayarlanıyor. Eşref abi yine İspanyol paça pantolonunu çekmiş, jilet gibi olmuş. Buluşma yerine bir saat önceden varıyor.

        Sebahat abla, kiminle buluşacağından habersiz, pastaneye tam iki saat geç gidiyor. Belki buluşacağı yabancı beklemez de gider umuduyla…

        Eşref abi o üç saatte heyecandan kaç çay içtiğini hatırlamıyor. Gözünü bir saniye olsun kapıdan ayırmıyor. Öyle ki tuvalete bile gitmiyor. Garson gelip boş bardağını alırken kapı, Eşref abi oturduğundan beri sekizinci kez açılıyor.

        Sebahat abla içeri giriyor. Bir bakıyor, buluşacağı adam Eşref abi. Birden yüzünde bir gülümseme beliriyor. Koşup sarılmıyorlar tabii. O zamanlar böyle durumlar hoş karşılanmaz. Oturup yarım saat birlikte susuyorlar. Birkaç denemeden sonra dilleri çözülüyor…

⸻

        Eşref abi artık pazara çıkmıyor. Birkaç kuruşluk emekli maaşıyla idare ediyor. Zaten eskisi gibi içebildiği de söylenemez. Sebahat ablanın abilerinin onu gözü yaşlı görüp Eşref abiyi vurmaya kalkıştıkları günden beri, tam yirmi yıldır kahvehanelere uğramıyor.

        Ne Sebahat abla ne de Eşref abi o gün ne olduğunu kimseye anlatıyor. Bu durum, aralarındaki gizli bir anlaşma olarak kalıyor. İkisinin yanında da bir başkasını gören olmuyor.

        Sebahat abla her gün çıkıp balkonundaki çiçekleri suluyor. Eşref abi de tam o anda, pastanede birbirlerini gördükleri saatte, bardağına rakısını dolduruyor.

        Arka planda bir şarkı çalıyor…

        Müslüm Baba’yla Sezen Abla söylüyor:

        “İkisi de sahipsizdi, kimse bilmez neden bitti… Kavuşmadan kaderleri…”