6 Aralık 2012 Perşembe

sek..

        Kendisini salaş bir meyhanede buldu. Konuşamıyordu. Cam kenarındaki masaya oturdu. Eliyle C harfine benzeyen bir işaret yaptı garsona. Üzerindekileri bir çırpıda sandalyenin arkasına astı.

        Garson, elinde yarısına kadar dolu bir rakı bardağıyla geldi. Elini kadehin üzerine uzatıp rakısına su koydurmadı. Garson:

        “Beyaz peynir ister misiniz?” diye sordu.

        Başıyla cevap verdi.

        Tek kelime etmeden aralarında bir dil oluşmuştu…

⸻⸻

        Rakısından bir yudum aldı. Akort sesleri duydu ama gözlerini masasından ayırmadı. Sonra müzik başladı.

        Uzak köşede saz çalan bir çocuk vardı. Yaşına rağmen o kadar derinden çalıp söylüyordu ki gözüne olduğundan yirmi yaş daha yaşlı göründü. Sonra dönüp kendi üstüne başına baktı. Dışarıdan bakan biri, bu dağılmış hâliyle onu kaç yaşında görüyordu acaba?

        Hiç umurunda değildi.

        Yaşlı çocuk bir türküye başladı:

        “Beni sana sımsıkı sarılı görenler olmuş…”

        Başını kaldırıp çocukla göz göze geldi. Gözlerini kapattı. Konuşmamışlardı ama onunla da anlaşmıştı.

        Çocuk sazın tellerine öyle bir dokundu ki türkünün anlattığı sahne karşısında belirdi. Dünyanın en güzel anlamlarını taşıyan o gözlerin içine baktı.

        Birden başını çevirip camdan dışarı baktı.

        Kaçıyordu…

⸻⸻

        Başını yeniden çevirdiğinde türküyü dinlemeye devam etti. Garsona aynı hareketi yaparak derdini anlattı. Garson, elleri dolu bir hâlde bir çırpıda masaya geldi.

        “Belki de meyhaneler bu yüzden hep böyle dolu oluyor,” diye düşündü.

        İnsanlar suskunlukları içinde ne güzel anlaşıyordu…

⸻⸻

        Hayatında hiç tanımadığı insanlarla kurduğu bu ilişkiyi, hayatta en çok tanıdığını düşündüğü kişiyle kuramıyordu. Masanın ortasında kocaman bir mantık hatası vardı.

        Üstelik onunlayken kelimeler de vardı.

        Gözlerini devirdi.

        “Mantık mı? Konu o olduğunda mantık ne işe yarardı?”

        Masaya koyduğu fotoğraftaki gülümseme belki de bunaydı…

        Fotoğrafı sinirle alıp kalbinin üzerindeki gömlek cebine soktu.

        Suskunluk kalmıştı onun payına. O gitmiş, kelimeleri de yanında götürmüştü. Yoksa dünyanın en zor sorusu olan “Nasılsın?”a her defasında başıyla sessizce cevap vermezdi.

        Eyvallah…                                              

8 Kasım 2012 Perşembe

barış..

        Konvoyun içindeyim. Bir ayrılışın kutlaması var. Herkes, benden ayrılıyor diye mutlu sanki. Yüzüme gülüyorlar. Sarılıp vedalaşıyoruz.

        O anda bulutlar dağılıyor. Arkasını dönen, gözyaşını siliyor. Gülen yüzlerle gözyaşları birbirine karışmış. Kalabalıkta bir karışıklık oluyor.

        Birisi tek el ateş ediyor, ayrılığı vuruyor.

        Ayrılık ölmüyor, gelip sol tarafıma oturuyor. Dönüp bana bakıyor. Yol arkadaşım gülümsüyor.

        En sevdiklerim burada kalıyor, ben gidiyorum. İki damla yaş, gözlerimle vedalaşıyor. Elimin tersiyle bitiriyorum o anı. Onlar yok olup ölüyorlar.

        Otobüsün camından dışarıyı seyrediyorum. Kaç kilometre, kaç dakika geçiyor, bilmiyorum.

        “Kim ateş etti?” diye düşünüyorum. “Kim öldüremedi de ayrılığı yanıma yolladı? En çok kimin yokluğu koydu bana?”

⸻⸻

        Onunla tesadüfen karşılaştım. Göz göze gelince bana gülümsedi. Tam bir yer bulup oturmuştuk ki bir el bombası patladı. Etrafta ne varsa paramparça oldu, kayboldu.

        Bir tek o kaldı.

        Karşımda oturup o kadar çok şey anlattı ki geçen zaman yokmuş gibi geldi bana. Sonra olay yeri sürekli değişti.

        Savaş devam ediyordu.

        Bombardımanlar…

        Durmadan yeni yerler keşfediyorduk. Her gün beni alıp sevdiği yerlere götürüyordu. Hep yeni şeyler yapmak istiyordu. Tekrar, onun için yok demekti.

        Çatışmalarda kaybettiklerim oldu.

        Bir gün bilmediğim bir yerde açtım gözlerimi. Başımda kocaman bir sargı vardı. Hafıza kaybı yaşamıştım. Unuttuklarım, hiç yaşanmamış saydıklarım oldu.

        Unuttuklarımı hiç umursamadım…

⸻⸻

        Savaş bitmişti. Silah seslerini duymaz olmuştum. Bütün birlikler geri çekilmişti. İki taraf bir masaya oturdu.

        Dünyanın en büyük barışına imza attık.

        Herkes bizi deli gibi alkışlıyordu. Danslar edildi, pastalar kesildi, deliler gibi eğlenildi. Bu imza daha kaç gün, kaç gece kutlandı…

        Herkes gittiğinde baş başa kaldık. Ortalık sütlimandı. Koskoca ülke bize kalmıştı. İlk iş olarak toplar ve tüfekler yasaklandı. Mutlulukla hareket emrini almıştık. Yeni dünyamıza hemen ayak uydurduk.

        Kahramandık nasıl olsa…

        Kulağıma çığlıklar geliyordu. Önce savaş sandım. Vuruldum mu diye üzerimi kontrol ettim. Bir şeyim yokmuş. Ayağa kalktım.

        Bayılmışım…

        Seni cephede gördüm. Elini bana uzatmış, yardım istiyordun. Yanına koştum.

        “Buradayım,” dedim sana.

        Çok geçmeden oğlan(lar) da geldi.

        Biz savaşı bekliyorduk ama barış sürpriz oldu aslında…

15 Eylül 2012 Cumartesi

şehirler arası..

        “Soğuk bir yer,” demişlerdi buraya gelmeden önce.

        Bu, tek başıma çıktığım yolculuklardan biriydi. Oldum olası yalnız kaldığım zamanları sevemedim. Otel odasında uzandığım yerden, onun yazdığı mesajı okudum. Hiç tanımadığım bir adamdan gelen, bütün şehri sıcacık yapacak cümlelerdi okuduklarım.

        Şaşırdım.

        Biri gelmiş, hiç bilmediğim bu şehirdeki bütün yalnızlığımı yok etmişti. Her mesajın sonunda “Sevgiler,” yazıyordu. O gün birbirimize kaç mesaj attık, bilmiyorum.

        Sevgi insanı bu kadar kolay mı bulurdu?

        Bulmuştu işte.

        Dans kursundan arta kalan her saniyemi onunla geçiriyordum.

        “İyi giyin,” diye tembihliyordu beni. “Sakın üşütme, sen bana lazımsın.”

        Belki yalnız yürüyordum ama onu yanımda hissediyordum. Bilmediğim şehirdeki uzaktan rehberim olmuştu. Söylediği her yeri gezdim, hissettiklerimi onunla paylaştım.

        Dışarıda kar yağıyor, benim dünyam rengârenk oluyordu.

        Hiç tanımadığım şehir, hiç tanımadığım adam…

        Hayatın anlamı oluyordu.

⸻⸻

        Burada hava ne soğuk ne de sıcak. İnsan kalın mı giyinsin, ince mi giyinsin, bilemiyor. Bir üşüyor, kollarıyla omuzlarını sarıyor; bir terliyor, alnından damlalar süzülüyor.

        Hava insanı allak bullak ediyor.

        Yokuş aşağı iniyorum. Her yerde eski Rum evleri var. Hepsi göç etmiş. Bir zamanlar en mutlu günlerini geçirdikleri yerlerde şimdi başkaları hayatlarını sürdürüyor. Onlar da benim gibi bir savaştan kaçmışlar.

        Bütün sokaklar buram buram hasret kokuyor.

        Sen geliyorsun gözümün önüne. “Burada olsan ne yapardın?” diye düşünüyorum. Bir an geliyor, bir köşede oturup ağlamak istiyorum. Bir an geliyor, aklımdan geçenlere kahkahalar atıyorum.

        Bizim savaşımızın kaybedeni kim, bilmiyorum.

        Küçük bir meyhanede bir masaya oturdum. Senin deyiminle ince makamlı şarkılar çalıyor. Rakı söylüyorum. Sen yoksun, şarap bardağın boş kalıyor. Yokluğundan istifade hızlı gidiyorum.

        Sesin geliyor kulağıma:

        “Erkek adam ne kadar içeceğini bilmeli!”

        Ayağa kalktığımda hafiften sallanıyorum.

        Unutsam mı, sana mı sarılsam, bilemiyorum…

⸻⸻

        Sıcaktan hiçbir yere kımıldayamıyoruz.

        “Lüzum olmadıkça dışarı çıkmayın,” diyor yetkililer.

        Biz de sözlerinden çıkmıyoruz. Bilmiyorlar ki sen bana batıyorsun bu küçücük evde, ben sana batıyorum. Birbirimizden kaçarken köşe kapmaca oynuyoruz.

        Yazlığa gelmeden önce yine tartıştık. Ne yapsam, ne etsem seni mutlu edemiyorum.

        Oturduğum yerde gazete okuyormuş gibi yapıyorum. Oysa son zamanlarımızı düşünüyorum. Fark ediyorum ki evi bile aramızda bölmüşüz:

        Senin odan, benim koltuğum; senin köşen, benim yatağım; senin çiçeklerin, benim kitaplarım…

        Birbirimizden nasıl bu kadar ayrı düştük?

        Bizim hiçbir hayalimiz ayrı olmamıştı. Nasıl aynı hayatın içinde farklı hikâyeler olduk?

        Oturduğum yerden kalkıyorum. Yanına geldiğimde yüzüme yine o çoktan duygusunu kaybetmiş gözlerinle bakıyorsun. Yüzünden mutsuzluk akıyor.

        Bir zamanlar bana nasıl da sevgiyle bakardın…

        “Ben ayrılmak istiyorum!”

24 Haziran 2012 Pazar

başlangıç..

        Güneş doğmadan uyandım. Yattığım yerden kırmızı ışıklı saati seyrettim. Sayılar yavaş yavaş değişiyordu. Zaten son zamanlarda çalar saatin sesini de unuttum.

        Kocaman bir boşluğun içindeyim.

        Güneşle birlikte her şey belirginleşti. Değişmeyen tek şey bendim.

        Hüzünlü bir günün başlangıcı…

⸻⸻

        İşe giderken durmadan yağan yağmur… Önüne ne varsa katıp götüren küçük seller… Kim bilir, bu yıkımlarda kaç hayat birbirine karışıyordu?

        İçime, yokluğumun tam ortasına çektiğim dumanlar…

        “Takside sigara içmek yasak!”

        Yasaklarsa hep yok sayılıyor.

        Yan arabadaki çift gözlerini bana dikmiş. İnsanların hayatına burnunu sokan insanlar…

        Kafamın içinde yürüdüğüm upuzun yollar… Islak yerlerde dengemi kaybettiğim, “Geldik,” sözüyle bölünen ama aslında hiç bitmeyen yollar…

        Şirketin kapısında son bulan yolculuklar…

⸻⸻

        Denizle yağmurun kucaklaşması…

        Birbirine çok benzeyen iki kahramanın gözlerimin önünde sarılması. Yılda onlarca, yüzlerce kez yaşanan bir şey. Her defasında sanki ilk kez kavuşuyorlarmış gibi gerçek…

        Kavuşmalar…

        Bizim de başımıza gelecek mi diye durmadan düşündüğüm, gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini hiç bilmediğim kavuşmalar…

        Deniz olup yağmuru hayal ettiğim…

⸻⸻

        Şirkete erkenden geldim. Son zamanlarda çok çalıştığım söylenemez ama erkenden koşturuyorum, evden kaçarcasına.

        Kaçtığım sen misin?

        Hayır!

        Hiç sanmıyorum.

        Asıl ben hep sana doğru koşuyorum!

        Camın önünde bir sigara daha yaktım. Dumanı bomboş ofise, yoklukların tam ortasına doğru üflüyorum.

        Camdan yalnızca yağmuru görüyorum.

        Baktığım her yerde yağmur!

        Yoksa denizi mi kaybediyorum?

⸻⸻

        Kâbustan uyandım. Bu aralar karmakarışık rüyalar görüyorum. Gün henüz aydınlanmamış. Sırtını bana dönmüş, uyuyorsun. Nefesini duyuyorum.

        Sana sarılıp uyumaya devam etmek istiyorum.

        Rüyalardan korkuyorum.

        Kahrolası kâbuslar…

        Sonunda uykuya yenik düşüyorum.

        Çalar saat çalıyor. Gözlerimi açıyorum.

        Elimi tutmuşsun.

        Güneş içeri doluyor.

        Mutlu bir günün başlangıcı…

2 Haziran 2012 Cumartesi

cenin..

        İki erkeğin arasında uyandı. Sessizce uzanıyordu aralarında. Gürültülü bir gecenin sonu onu buraya getirmişti. Ayakları buz kesmişti.

        Sağına döndü. Güzel yüzlü adamın saçlarına dokundu. Hüzünlerle mutluluklar iç içe geçmişti adamın yüzünde. Kim bilir, bugüne kadar neler yaşamıştı? Hayatını merak etti.

        Sol tarafındaki adamı hiç düşünmedi. Onu görmezden geldi. Sol yanıyla hiç ilgilenmezdi. Başına ne geldiyse kalbini dinlediği için gelmemiş miydi?

        Bir an önce bilmediği bu evden gitmek istedi…

⸻⸻

        Güzel bir rüya görüyordu. Yüzünde pek görülmeyen küçük bir gülümsemeyle gözlerini açtı. Gördüklerini kimseye söyleyemezdi.

        Utandı.

        Yatakta kıpırdanmaktan korktu. Kocasının o bitmek tükenmek bilmeyen öfkesinin başka bir yüzünü daha görmek istemiyordu. Gözündeki morluğun hatırası henüz geçmemişti. Her yediği dayaktan sonra en çok, çocuklara uydurmak zorunda kaldığı yalanlar üzüyordu onu.

        Sabah kocası kalkar kalkmaz duşa girip temizlenmek istiyordu. Kocasının bitmek bilmeyen arzusuna, korkudan yine karşı koyamamıştı…

⸻⸻

        İş yerinde bunalmış, her sıkıldığında yaptığı gibi kendisini deniz kenarına atmıştı. Tek başına oturup düşünmeyi severdi. Akıllı kadındı ne de olsa. Tek başına ayakta durmayı başarmış, herkese kim olduğunu ispat etmişti.

        Sigarasını içerken gemileri izledi. Sonra sağ yanlarındaki yeşil ışığı fark etti. Dikkat edince sol yanlarında da kırmızı ışığın yandığını gördü.

        Hayat onun için ya tamamdı ya devam.

        Düşünmeden duramıyordu. Ya hayat duracaktı ya da o küçük canla devam edecekti.

        Sigarayı hemen elinden attı. Öfkeyle üzerine bastı. Her şeyin suçlusu oymuş gibi izmarit boynunu büktü…

⸻⸻

        Çocukların üçünü okula gönderdi. Bu dönem öğlenci olmuşlardı da biraz rahat etmişti. Sabahçı olduklarında nereye yetişeceğini şaşırıyordu.

        Çocuklar yetmezmiş gibi bir de kocası emirler yağdırıyordu:

        “Hemen çoraplarımı ver, gömleğimi ütüle! Geç kaldım be kadın senin yüzünden, çabuk olsana!”

        Bu evde olumsuz ne yaşansa ondan bilinirdi.

        Ufaklıkları komşuya emanet ettikten sonra hemen bir taksiye bindi. Onlar uyanmadan gidip gelmek istiyordu. Kırmızı ışıkta durdular.

        Sinirlendi.

        Şu yeşil bir an önce yansaydı da gidiverseydi…

        Korkuyordu.

        Dünyaya altıncı bir can getirmekten korkuyordu…

⸻⸻

        Bekleme odasında iki kişiydiler.

        Biri heyecanlı, diğeri donuktu.

        Biri umutlar içindeydi, diğeri şüphelerle doluydu.

        Biri, elini karnında gezdirirken “Bütün dünya değişecek,” diyordu. Diğeri, “Sakın gelme, bir de sen ortak olma bu çileye,” diyordu.

        Biri, hayallerin elinden tutup koşuyordu. Diğeri, kara bulutların altında sırılsıklam ıslanıyordu.

        Doktordan çıkarken biri gülümsedi, diğerinin gözlerinden yaşlar aktı.

        Hükûmet kürtajı yasaklamıştı.

        Bu çocuklar doğacaktı.

        Biri mutlu bir çocuk olacaktı, diğeri mutsuz…

        Her şeyi ne çok biliyordu şu devlet büyükleri!

18 Mayıs 2012 Cuma

gün..

        Yatağından kalktı. Her uyandığında yaptığı gibi, her yanı onun resimleriyle kaplı duvarlarda gözlerini gezdirdi. Sandalyesine oturup kahve makinesinin düğmesine bastı. Kendisine sert bir kahve koydu. Düşünceli düşünceli içti.

        Bardağı bir kenara bıraktı, sandalyesini de…

        Dışarı çıktı. Ağaçların üzerinden denize baktı. Karşıdaki dağın ardından güneş yükselmeye başlıyordu. Elini kalbine götürdü. Başını önündeki tahta korkuluğa çarptı.

        Gözlerini yavaş yavaş kapattı.

        Her yer simsiyahtı…

⸻⸻

        Yaşlılığı gece gibi geçmişti.

        Huysuzluklar, alışkanlıklar, yalnızlık…

        Hayatına karanlık çökmüştü. İlk senelerde, evin her yanında o var diye bu kocaman evden çıkmayı reddetmişti. Her gün onunla sohbet etmek, onun için yemekler yapmak, masaya daima iki kadehle iki tabak koymak… Her ne yaparsa hâlâ onunla yapmak, hayatıydı.

        Artık evin işleriyle başa çıkamaz hâle gelmişti. Yaşıtlarının aksine, yürürken bir bastondan destek alıyordu. Camın kenarındaki koltuğuna oturup yoldan geçenleri uzun uzun seyretti.

        Dönüp onun koltuğuna baktı.

        Boştu.

        Onun yokluğuna alışıyordu. Onu en çok huzursuz eden de buydu.

        Radyoda o türkü başladı:

        “Elif’im noktalandı…”

        Küçük dağ evini yapacaktı.

⸻⸻

        Gençliği koşuşturmalardan ibaretti. Okulunu bitirmiş, öğrencilik hayatını geride bırakmıştı. Staj yapmak için o çok ünlü mimarın yanında işe başlamıştı.

        İç mimardı.

        İnsanlara dünyalar yaratmak, hayatlarına dokunmak onu en çok mutlu eden şeydi. Mutlu insanları seviyordu.

        Evine gelip kapıdan içeri girdi. Kalabalıkların ardından hayatındaki yalnızlığı daha çok hissediyordu. Masanın üzerindeki sigara da ona garip garip bakıyordu.

        Bir sigara yaktı. Sonra adını tesadüfen duyduğu kızı düşünmeye başladı. Bütün parti boyunca gözü ondan başkasını görmemişti. Sonraki zamanlarda da gözleri başka kimseyi görmedi.

        Onun elini tuttuğu her an, yanında olduğu her dakika dünyanın en güzel yerindeydi. Bu kez bir başkası onun dünyasına dokunmuş, ona bir hayat yaratmıştı.

        Orta yaşları öğleye dönmüştü.

        Doktordan duyduklarından sonra hayatının anlamı, kanserdi…

⸻⸻

        Çocukluğu, hatırladığı küçük anılardan ibaretti. Ailecek yaşadıkları mutsuzluklar o kadar çoktu ki hepsini unutmuş, hafızasında yalnızca mutlu anları tutmuştu.

        Mahallece gidilen pikniğe ilk defa bütün aile katılmıştı. Çocuk dünyası rengârenk olmuştu. Mangaldan çıkan dumanın grisi, annesinin serdiği bezin yeşili, kardeşinin giydiği tişörtün kırmızısı, oynadıkları topun beyazı…

        Hayatı mutluluğa çevirmek bu kadar kolaydı.

        Çocukluğunun en mutlu günü buydu.

        Kardeşiyle ortak kullandıkları odanın değerini, odada tek başına kalınca anlamıştı. Şimdiki aklı olsa onunla aynı odayı paylaşırken çıtını bile çıkarmazdı.

        Annesiyle kardeşi ilk kez uçağa binmişlerdi. İlk kez bindikleri o uçak düşmüş, babası çekip gidene kadar iki ay baş başa kalmışlardı.

        Çocukluğunun en mutsuz günü de o olmuştu…

⸻⸻

        Sabaha karşı ortalık yeni aydınlanırken annesi, hastanede sancılarıyla başa çıkmaya çalışıyordu. Aylardır beklediği oğluna sonunda kavuşacaklardı. Belki kocasının yüzü de biraz olsun gülecekti.
        
        Kocası, kendisini deli gibi seven kadını sanki hiç sevmemişti.

        Hayatlarına bir umut, sihirli bir dokunuş olarak geliyordu.

        On iki sene ona gözü gibi bakan, her şeye karşı onu koruyup kollayan annesi, karnında ona hayat veren kordona engel olamamıştı.

        Dünyaya geldiğinde gözlerini açamadı.

        Her yer bembeyazdı…

9 Nisan 2012 Pazartesi

veda..

        Telefon çaldığında sakin sakin konuştum. Oturduğum yerde bir süre öfkelerini, kızmalarını, gülümsemeni, yüreğini, çocukluğumu düşündüm.

        Kelimelerin etkisindeydim.

        Kalkıp duşa girdim. Duyduklarımdan arınmak istercesine…

        “Belki böylesi hepimiz için daha iyi olur,” diye düşünüyordum.

        Öyle olmadı.

⸻⸻

        Vapurla ilk kez karşıya geçmiştim. Meydandan sana doğru yavaş adımlarla yürümüştüm. Sana gelmek ilk kez bu kadar yormuştu beni.

        İçeri girdiğimde uyuyordun. Sessizce yanına oturup seni uzun uzun seyrettim.

        İnsanın en masum olduğu an, uyuduğu anmış…

⸻⸻

        Hastane koridorunda, sanki kordon boyunda yürür gibi yürüyüş yapardık. Dışarı baktığımızda yine aynı deniz… Elimizi uzatsak sanki tutacaktık.

        Hani camın önünde yediğimiz o tatsız tuzsuz hastane yemeğinin yanında rakı olsa neredeyse iki duble yuvarlayacaktık…

⸻⸻

        Son kahvaltımızı balkonda ettik. Salçalı ekmeğini yedin. Boğaz’dan geçen gemileri seyrederken oradan buradan sohbet ettik.

        Zamanı mı sayıyordun, bilmem ama:

        “Ayın kaçı?” diye sordun.

        Biz çıkarken vedalaşmadık.

        Sen kaldın, biz gittik…

⸻⸻

        Telefon çaldığında heyecanlı heyecanlı konuştum. Deliye dönmüştüm, hiçbir şey düşünemez hâldeydim. Koşarak yanına gelmek istiyordum.

        Hastaneden içeri girdim. O anda sanki zaman durdu. Dört duvarın arasında herkes kayboldu. Yalnızca orası değil, sanki bütün dünya başıma yıkılıyordu.

        Biz gelmiştik ama sen gitmiştin…

⸻⸻

        Vedalaşmalar bu şehirde iskelede olur.

        Bir gemi Boğaz’da süzülür. El sallarsın arkasından, o da yavaş yavaş uzaklara gider.

        Kordonda yapayalnız yürürsün. Ayrılık anları düşer aklına.

        Artık bilirsin:

        Bazı gidişlerin asla dönüşü olmaz…

20 Mart 2012 Salı

şarkı..

        Yağmur başlamış, okul çıkışındaki kalabalık bir anda kaybolmuştu. Zorunlu eğitim o sene sekiz yıla çıkarılınca ilkokulların önündeki kalabalık, ortaokullara taşınmıştı.

        Oğlanla kız, okulun karşısındaki büfenin bankına oturdular. Zaman zaman arkadaş gruplarıyla okul çıkışlarında burada oturup laflarlardı. Oturdukları yer onları yağmurdan tam olarak korumuyordu ama yine de ıslanmıyorlardı.

⸻⸻

        Hava sakinleşince her cuma gittikleri kafeye doğru yürümeye başladılar. Fazla konuşmuyorlardı. Yaşıtlarının aksine aralarında yaptıkları o büyük sohbetler, artık yerini tartışmalara ve kavgalara bırakmıştı. Esas oğlan bu yüzden konuşmaktansa susmayı tercih ediyordu.

        Aklına kafeye ilk kez yürüdükleri gün geldi.

        Mutlulukları, kahkahaları, heyecanları…

        Esas kızın en yakın arkadaşı, evinde düzenlediği doğum gününe esas oğlanı da çağırmıştı. Birbirlerinden ne kadar hoşlandıklarını ilk kez orada, herkesin içinde söylemişlerdi.

        Esas oğlan yavaş adımlarla yürürken her anı, yüzünde hüzünlü bir gülümsemeyle hatırladı.

⸻⸻

        Kafeye geldiklerinde her zaman oturdukları, duvar kenarındaki masaya geçtiler. Hemen üzerlerinde, kırmızı elbiseli bir kadın portresi asılıydı.

        Esas oğlan içecek bir şeyler almak için gitti. İki kahveyle döndü. Sonra esas kıza:

        “Karnın aç mıydı?” diye sordu.

        Bu soru için geç kalmıştı.

        Derslerden, evdeki sıkıntılardan konuşmaya başladılar. Ortada bir tartışma yoktu. Günlük konular bittiğinde esas oğlan, kırmızı elbiseli kadına uzun uzun baktı.

        Aklında yine bir yolculuktaydı. Kim bilir kaç sene sonrasını, hangi olayı, hangi hayali yaşıyordu… Ne zaman kendisini mutsuz hissetse uzaklara giderdi.

        O gün kafeye onlardan başka kimse gelmedi. Belki de arkadaşları onları özellikle yalnız bırakmıştı.

        Esas oğlan, esas kızı sesini çıkarmadan dinledi. Dinliyor ama duyduklarının hiçbirine anlam veremiyordu sanki.

        Yol ayrımından kaçıyordu…

⸻⸻

        Esas oğlan çantasından Walkman’ini çıkardı. Kaseti ileri geri sardı. Esas kıza bir şarkı dinletmek istiyordu.

        Kız kulaklıkları takıp şarkıyı sessizce dinledi. Sonra eli paltosunun cebine uzandı. Gözlerinden süzülen yaşları silmek için mendilini arıyordu.

        Şarkı bittiğinde Walkman’i usulca masanın üzerine bıraktı. Oğlan, onun bir şey söylemesini bekledi.

        Karşılıklı sustular.

        Esas oğlan ceketini alıp bir hışımla kalktı, kafeden çıktı. Sahile doğru hızlı adımlarla yürüdü. Sinirlendiğinde hep yavaş olan adımları, delirmişçesine hızlanırdı.

        Deniz kenarında bir süre soluklandıktan sonra kafeye döndü. Kız, oturdukları masada yoktu.

        Kafenin sahibine:

        “Gitti mi?” diye sordu.

        “Senden sonra hemen çıktı,” cevabını aldı.

        Emindi. Kız, onun tam aksi yönüne, kendi evine doğru gitmişti…

⸻⸻

        Yıllar sonra kafenin bulunduğu sokağa girdim. Şehirle birlikte yollar, kaldırımlar ve dükkânlar değişmişti. Tabii ki kafe de…

        Ellerim cebimde, bütün sokağı bir başından öteki başına yürüdüm.

        Bu kez geçmişe doğru bir yolculuktaydım. Dilimde o şarkıyı mırıldanıyordum:

        “Söz vermiştin bana, yanı başımda yaşlanmaya…”

7 Mart 2012 Çarşamba

can..

        Gözlerimi açtığımda aklıma ilk gelen sendin. Sonra bebeğimiz…

        Sanki kimsenin sizi duymasını istemiyordum. Başınıza bir şey gelir diye sustum.

        “Neredeyim ben?”

⸻⸻

        “Nasıl oldu?” diye sorduklarında:

        “Hatırlamıyorum,” demiştim.

        Gerçeklerden kaçmak çözüm değildi. Oysa her şey gözümün önündeydi:

        O araba, tır, kaza…

        Sen uyuyorsun diye hızlanmıştım. Uyanık olsan beni mutlaka uyarırdın. Taşıdığın Can’ımızı o anda nasıl düşünemedim, bilmiyorum…

⸻⸻

        Önümde giden arabaya sinir olmuştum. Otele bir an önce varmak istiyordum. Uykum gelmiş, uzun yolculuktan sıkılmıştım.

        Yokuşun sonuna az kalmıştı.

        Beklemedim.

        Oysa bu tatili ne kadar beklemiştik. Kaç saat boyunca yapacaklarımızı planlayarak yolculuk etmiştik…

        Karşıma kocaman bir tır çıktı.

        Kaçamadım.

        Havada sekiz takla attık. Ellerimle karnını korumaya çalıştım.

        “Ne olacaksa bana olsun,” dedim.

        Çaresizdim…

⸻⸻

        Beni gördüğünde ağlamaya başladın. Ağrıların çok olduğu için uyutuluyordun. Gözyaşların bizim için miydi, yoksa acılarından mıydı, bilemedim.

        Öylece seni seyrettim. Saçlarını okşadım, seni öptüm, kokladım.

        Çok şükür seni kaybetmemiştim…

⸻⸻

        Senden önce iyileşmek istemiyordum. Bizim aceleci yanımız hep sendin. Her şeyin hemen olmasını isteyen, durmadan oradan oraya koşan, sevdiği şeyler için çocuk gibi heyecanlanan…

        Ben ise hep omzundan tutup sürüklediğin uyuşuk yanımızdım.

        Kalbimin hızlı yanı hep sendin. Ne zaman hızlı atmaya başlasa bir yerlerde sen olurdun…

⸻⸻

        Hastaneden çıktığımızda konuşmuyordun. Sanki ilk zamanlarda benim yaptığım gibi bizi bir gizliliğe mahkûm etmiştin.

        Kim bilir, belki de bilmediğin bir yerde içinden beni suçluyordun. Oysa uyuyordun, hiçbir şeyi görmemiştin ki…

        Can mı görmüştü her şeyi?

        O mu anlatmıştı sana?

        Hiç bilemedim…

⸻⸻

        Dört sene bitmişti.

        Bir gece yatakta onu ne kadar sevdiğini, nasıl bir çocuk olduğunu, onunla her şeyi nasıl konuştuğunu uzun uzun anlattın bana.

        Siyah saçlarını, simsiyah gözlerini, kapkara bir afacanı…

        Boğazım düğümlenmişti de tek kelime edememiştim.

        Doktorun sözleri geldi kulağıma:

        “Kazadan dolayı bundan sonra çocuk sahibi olmanız mümkün değil.”

        Bütün gece o fısıltı kulağımdan gitmemişti…

⸻⸻

        Yurda senden habersiz gitmiştim. Can’ı o gün gördüm. Bütün gün oyun oynadık, konuştuk. Siyah gözlerine dalıp dalıp gittim.

        Sonra ikinizi el ele düşündüm.

        O gece anlattığın oğlan buradaydı işte…

        Sizi ilk tanıştırdığım gün yanılmadığımı anlamıştım. Gözlerimden akan yaşlar mutluluk taşıyordu. Yükleri her geçen gün biraz daha ağırlaşıyordu.

        Can bizim oğlumuz olduğunda kocaman bir dünya olmuştu…

⸻⸻

        Şimdi üstünü örttüğümüz Can’ımız…

        Kimin kanından geldiğinin, kimden olduğunun ne önemi var?

        Kalbimizdeki sevgi var ya…

        İçimizdeki sonsuz Can kadar…

12 Şubat 2012 Pazar

sol-sağ..

1

        Üşüdüm… Hastalanıyorum galiba. Üzerimde bir kırgınlık var. Oysa deli gibi örtünüyorum. Yorganı sol gözümün üzerine kadar çekiyorum.

        Yatağın boş tarafından esen rüzgârlar çarpıyor bana…

6

        Yok, yine hastalık hastalığım tutmadı. “Benimle ilgilen,” diye numaralar da yapmıyorum. Zaten yapıyor olsam da kime yapıyorum?

        Yoksun ki…

        Boş odalar…

        Duvara asılı takvimde mahkeme gününü sayıyorum. Gidişinin dakikaları çok uzaklarda. Her şey yok olmaya yüz tuttu, köşelerde paramparça…

        Hüzün buraları, evin her yanını bastı.

15

        İlk günlerde kendimi kandırdım.

        Filmler, kitaplar, dergiler…

        Özgürlüğün tadını çıkardım. Sana inat, salondaki koltukta bile yattım.

        Evin hâli perişan. Görsen yine bir dünya laf edersin.

        Belki de artık etmezsin…

22

        Sen kendini bizden kurtardın mı? Hiç üzülmüyor, hiç düşünmüyor musun?

        Dostlarınlaydın mutlaka. Seni hiç yalnız bırakmazlar. Belki de hep bu yüzden güçlü kaldın. Hiçbir şeyi tek başına aşmak zorunda kalmadın.

        Baksana şu her şeyi tek başına aşan adama!

        Hayır, hayır, dur…

        Sakın bakma.

38

        “Nasıl bu hâle geldik?” çatışmaları bitti beynimde, kalbimde.

        Anladım ki kendimi savunacak tek bir satırım yok.

        Hâkim bizi tek celsede boşadığında bitecek mi bu dinine yandığımın sevdası?

44

        Hayat bu, bir o yana bir bu yana…

        Yolculuklarımızın hep aynı yöne olacağını sanırdım. Biz hiç ayrılmayacak, birlikte yaşlanacaktık.

        Üstelik gerçek zamanda…

        Böyle genç yaşta saçlarımıza aklar düşmeyecekti. Daha çok uzun zaman mutlu olacaktık.

        Olamadık…

78

        Artık takvimi duvara asmıyorum. Ne günün özlü sözü var ne de yemek tarifi.

        Onlar da yok oldular.

        Bana sağ olmak kaldı.

        Çünkü duygular solda olurdu.

        Sağ olmak, hepsini unuttum demekti…

12 Ocak 2012 Perşembe

uzak..

Kız

        Vurdum onlarca kez, binlerce kez seni. İki kaşının ortasından vurdum. Öylece kaldırımın üzerine düştün.

        İnsanlar etrafına koşuştu. Gözlerinden iki damla yaş süzüldü.

        Hiçbir kurşun seni böyle acıtamazdı.

        Zamana yenildin.

        Seni hep beklediğim bu sokakta kaybettim seni…

Erkek

        Kalbime bir ağırlık çöktü. Koşmaktan yorulduğumu sandım.

        Hatıralar çökmüştü üzerime.

        Sanki dükkânlara, evlere, kahvelere son kez bakıyordum. Sanki her şey senli günlerimden yadigâr kalıyordu…

Kız

        Aldım kendimi senden.

        Hızlı hızlı yürüyorum. Ben kendi dünyamda mutluyum. Başımı hayatın dizlerine koymuşum, rüyalar görüyorum.

        Üzerimi örttüğün gecelerden kaçıyorum…

Erkek

        Sensizliğe alışabilmiş değilim. Ne yapsam sanki eksik yapıyorum.

        Bir parçam sende kalmış.

        Neredeyim, kim bilir? Şimdi neler yapıyorum?

        Kendimi bulamıyorum…

Kız

        Gece olunca cam kenarına oturur, perdeyi aralarım. Gözlerim, sokağın hep aynı yerinde:

        Seni öldürdüğüm noktada…

        Seni pişmanlıkların çıkmazında bulamayacağımı bilirim.

        Yine de yollarını gözlerim…

Erkek

        Kalbimde açtığın kocaman çukura gömmeye karar verdim seni. Gücüm tükenene kadar kazdım.

        Seni kalbimin en güzel yerine gömdüm. Üzerini usulca örttüm. Her yağmurda can ver diye her yanını en güzel çiçeklerle bürüdüm…

⸻⸻

        Ayrı gayrı düşelim bundan sonra.

        Sen yoluna, ben yoluma…
    
        Olur da birbirimizin aklına düşersek hiç ses etmeden çekip gidelim.

        Birbirimizi hep uzaktan sevelim…