Yatağından kalktı. Her uyandığında yaptığı gibi, her yanı onun resimleriyle kaplı duvarlarda gözlerini gezdirdi. Sandalyesine oturup kahve makinesinin düğmesine bastı. Kendisine sert bir kahve koydu. Düşünceli düşünceli içti.
Bardağı bir kenara bıraktı, sandalyesini de…
Dışarı çıktı. Ağaçların üzerinden denize baktı. Karşıdaki dağın ardından güneş yükselmeye başlıyordu. Elini kalbine götürdü. Başını önündeki tahta korkuluğa çarptı.
Gözlerini yavaş yavaş kapattı.
Her yer simsiyahtı…
⸻⸻
Yaşlılığı gece gibi geçmişti.
Huysuzluklar, alışkanlıklar, yalnızlık…
Hayatına karanlık çökmüştü. İlk senelerde, evin her yanında o var diye bu kocaman evden çıkmayı reddetmişti. Her gün onunla sohbet etmek, onun için yemekler yapmak, masaya daima iki kadehle iki tabak koymak… Her ne yaparsa hâlâ onunla yapmak, hayatıydı.
Artık evin işleriyle başa çıkamaz hâle gelmişti. Yaşıtlarının aksine, yürürken bir bastondan destek alıyordu. Camın kenarındaki koltuğuna oturup yoldan geçenleri uzun uzun seyretti.
Dönüp onun koltuğuna baktı.
Boştu.
Onun yokluğuna alışıyordu. Onu en çok huzursuz eden de buydu.
Radyoda o türkü başladı:
“Elif’im noktalandı…”
Küçük dağ evini yapacaktı.
⸻⸻
Gençliği koşuşturmalardan ibaretti. Okulunu bitirmiş, öğrencilik hayatını geride bırakmıştı. Staj yapmak için o çok ünlü mimarın yanında işe başlamıştı.
İç mimardı.
İnsanlara dünyalar yaratmak, hayatlarına dokunmak onu en çok mutlu eden şeydi. Mutlu insanları seviyordu.
Evine gelip kapıdan içeri girdi. Kalabalıkların ardından hayatındaki yalnızlığı daha çok hissediyordu. Masanın üzerindeki sigara da ona garip garip bakıyordu.
Bir sigara yaktı. Sonra adını tesadüfen duyduğu kızı düşünmeye başladı. Bütün parti boyunca gözü ondan başkasını görmemişti. Sonraki zamanlarda da gözleri başka kimseyi görmedi.
Onun elini tuttuğu her an, yanında olduğu her dakika dünyanın en güzel yerindeydi. Bu kez bir başkası onun dünyasına dokunmuş, ona bir hayat yaratmıştı.
Orta yaşları öğleye dönmüştü.
Doktordan duyduklarından sonra hayatının anlamı, kanserdi…
⸻⸻
Çocukluğu, hatırladığı küçük anılardan ibaretti. Ailecek yaşadıkları mutsuzluklar o kadar çoktu ki hepsini unutmuş, hafızasında yalnızca mutlu anları tutmuştu.
Mahallece gidilen pikniğe ilk defa bütün aile katılmıştı. Çocuk dünyası rengârenk olmuştu. Mangaldan çıkan dumanın grisi, annesinin serdiği bezin yeşili, kardeşinin giydiği tişörtün kırmızısı, oynadıkları topun beyazı…
Hayatı mutluluğa çevirmek bu kadar kolaydı.
Çocukluğunun en mutlu günü buydu.
Kardeşiyle ortak kullandıkları odanın değerini, odada tek başına kalınca anlamıştı. Şimdiki aklı olsa onunla aynı odayı paylaşırken çıtını bile çıkarmazdı.
Annesiyle kardeşi ilk kez uçağa binmişlerdi. İlk kez bindikleri o uçak düşmüş, babası çekip gidene kadar iki ay baş başa kalmışlardı.
Çocukluğunun en mutsuz günü de o olmuştu…
⸻⸻
Sabaha karşı ortalık yeni aydınlanırken annesi, hastanede sancılarıyla başa çıkmaya çalışıyordu. Aylardır beklediği oğluna sonunda kavuşacaklardı. Belki kocasının yüzü de biraz olsun gülecekti.
Kocası, kendisini deli gibi seven kadını sanki hiç sevmemişti.
Hayatlarına bir umut, sihirli bir dokunuş olarak geliyordu.
On iki sene ona gözü gibi bakan, her şeye karşı onu koruyup kollayan annesi, karnında ona hayat veren kordona engel olamamıştı.
Dünyaya geldiğinde gözlerini açamadı.
Her yer bembeyazdı…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder