6 Aralık 2012 Perşembe

sek..

        Kendisini salaş bir meyhanede buldu. Konuşamıyordu. Cam kenarındaki masaya oturdu. Eliyle C harfine benzeyen bir işaret yaptı garsona. Üzerindekileri bir çırpıda sandalyenin arkasına astı.

        Garson, elinde yarısına kadar dolu bir rakı bardağıyla geldi. Elini kadehin üzerine uzatıp rakısına su koydurmadı. Garson:

        “Beyaz peynir ister misiniz?” diye sordu.

        Başıyla cevap verdi.

        Tek kelime etmeden aralarında bir dil oluşmuştu…

⸻⸻

        Rakısından bir yudum aldı. Akort sesleri duydu ama gözlerini masasından ayırmadı. Sonra müzik başladı.

        Uzak köşede saz çalan bir çocuk vardı. Yaşına rağmen o kadar derinden çalıp söylüyordu ki gözüne olduğundan yirmi yaş daha yaşlı göründü. Sonra dönüp kendi üstüne başına baktı. Dışarıdan bakan biri, bu dağılmış hâliyle onu kaç yaşında görüyordu acaba?

        Hiç umurunda değildi.

        Yaşlı çocuk bir türküye başladı:

        “Beni sana sımsıkı sarılı görenler olmuş…”

        Başını kaldırıp çocukla göz göze geldi. Gözlerini kapattı. Konuşmamışlardı ama onunla da anlaşmıştı.

        Çocuk sazın tellerine öyle bir dokundu ki türkünün anlattığı sahne karşısında belirdi. Dünyanın en güzel anlamlarını taşıyan o gözlerin içine baktı.

        Birden başını çevirip camdan dışarı baktı.

        Kaçıyordu…

⸻⸻

        Başını yeniden çevirdiğinde türküyü dinlemeye devam etti. Garsona aynı hareketi yaparak derdini anlattı. Garson, elleri dolu bir hâlde bir çırpıda masaya geldi.

        “Belki de meyhaneler bu yüzden hep böyle dolu oluyor,” diye düşündü.

        İnsanlar suskunlukları içinde ne güzel anlaşıyordu…

⸻⸻

        Hayatında hiç tanımadığı insanlarla kurduğu bu ilişkiyi, hayatta en çok tanıdığını düşündüğü kişiyle kuramıyordu. Masanın ortasında kocaman bir mantık hatası vardı.

        Üstelik onunlayken kelimeler de vardı.

        Gözlerini devirdi.

        “Mantık mı? Konu o olduğunda mantık ne işe yarardı?”

        Masaya koyduğu fotoğraftaki gülümseme belki de bunaydı…

        Fotoğrafı sinirle alıp kalbinin üzerindeki gömlek cebine soktu.

        Suskunluk kalmıştı onun payına. O gitmiş, kelimeleri de yanında götürmüştü. Yoksa dünyanın en zor sorusu olan “Nasılsın?”a her defasında başıyla sessizce cevap vermezdi.

        Eyvallah…                                              

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder