26 Ağustos 2013 Pazartesi

umut..

        Kendisini dünyanın en şanslı insanı gibi hissediyordu. Oğlunun elinden tutmuş, onu yatağına götürüyordu. Bugün dokuzuncu yaş gününü kutlamışlardı. Üzerinde aile fertlerinin resimleri bulunan pastayı yemişlerdi.

        Ufaklık mumlarını üflerken ne dilek tuttuğunu düşünmüş, yüzüne bir gülücük kondurmuştu. Hele hediyelerini açarken gözlerinin içi gülüyordu ya, hayattaki her şeye sahip olduğunu hissediyordu.

        Sevinçten ayakları yere basmıyordu ufaklığın. Kucağında, babasının sözünü verdiği uzaktan kumandalı arabayı tutuyordu. Bu gece başucunda onunla uyuyacaktı.

        Dokuzuncu mektubu okuma vaktiydi. Gece lambasını yaktı. Önce babasının el yazısına baktı. Zarfın üzerinde “dokuz” yazıyordu. Mektubu usulca açtı. Her sene dedesinin ona yazdığı mektupları, doğum günü gecesi ufaklık yatağına yattığında oğluna okurdu.

⸻⸻

        Mektup bittiğinde uyuyakalan oğlunu alnından öptü. İçeri geçip babasının köşesine oturdu. Elinde babasına ait bir sürü fotoğraf vardı. Çocukluk, gençlik, askerlik ve evlilik yıllarından…

        Bu fotoğrafları her eline aldığında babasının ne kadar çok şey yaşadığını düşünürdü. Bilmediği hikâyeleri de artık mektuplardan öğreniyordu. Önceki mektupları düşününce babasının belirli bir düzen içinde yazdığını anlamıştı. Mektupların senelere göre ilerleyen bir hikâyesi vardı.

        Dokuzuncu mektubu bir de tek başına okuyordu. Gözlerinin önüne annesiyle babasının gençlik hâlleri gelip kondu. Okudukça etrafındaki her şey değişiyor, sanki canlanıyordu. Babası annesine sarılmış, yüksek bir tepeden denizi seyrediyordu. Konuşmadan ne çok şey paylaşıyorlardı…

        O da onlarla sustu.

⸻⸻

        Babasıyla çok dertleşirlerdi. İşten eve geldiği bazı akşamlar çilingir sofrasını kurmuş olur:

        “Gel, seninle iki tek atalım,” derdi babası.

        Oturup babasının hikâyelerini dinlerdi. Babası can dostlarını, arkadaşlarını, annesiyle olan hikâyelerini ve mutluluklarını paylaşırdı. Pişmanlıklarını, üzüntülerini onunla yeniden yaşardı. Hayatlarında iz bırakanlara kaldırırlardı kadehlerini.

        Babasını en çok o akşamlar severdi.

        Ama bu hikâyeyi ona hiç anlatmamıştı.

        “Dokuz sene bekledim,” demişti babası mektupta. “Hep gelmeyeceğini bilerek… Onu sevmekten hiç vazgeçmedim. Sonra bir gün bir mucize oldu. Senelerce durmadan anlattığım o hikâyem gerçek oldu. Ellerim ayaklarım birbirine dolaşa dolaşa gittim yanına. Sanki hiç ayrılmamışız gibi sarıldık birbirimize. İşte o an, ‘İyi ki,’ dedim. ‘İyi ki ondan başkasını sevmemişim.’”

⸻⸻

        Kardeşi gibi sevdiği biri vesile olmuştu buluşmalarına. Ben onun ismini hep duymuş ama kendisini hiç tanıyamamıştım. Babam bazen dostluklarını öyle güzel anlatırdı ki onları kıskanırdım. Birlikte onlarca maceraya atılmışlardı.

        Bu devirde öyle dostluklar kalmadı.

        Gözleri mektubun son cümlelerine gitti.

        “Sakın sevdiklerinden ve onlar için mücadele etmekten vazgeçme, torunum,” yazıyordu. “Her mucize, en beklemediğin zamanda karşına çıkar. Hayallerinin peşinden gitmekten hiç vazgeçme. Ve sakın unutma: Ben vazgeçseydim eğer biz kaderde hiç olmazdık.”

        Mektubu zarfa koyup daha önce açılmış olanların yanına bıraktı. Üzerinde “on” yazan zarfı eline aldı.

        Bir parçası olduğu ama tamamını bilmediği başka bir hikâyeyi duymak için bir sene daha bekleyecekti…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder